alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2011 Pazar

atalet


Kişisel ataleti yenmek: Sizi durduran ne?
Kısa boylu ve zayıf bir genç yanında duran uzun boylu ve iri yapılı kuzenine dönerek “ben senin yerinde olsam, dünya ağır siklet boks şampiyonu olurdum” dedi. Bunu duyan kuzeni dönerek şu cevabı verdi: “Seni dünya hafif siklet boks şampiyonu olmaktan alıkoyan ne?”

Hepimizin, fıkradaki genç gibi, kendi şartlarımızda elimizden gelenin en iyisini yapmak yerine, “başkalarının yerinde olsaydık” neler yapacağımıza odaklandığımız zamanlar olmuştur. Bizi böyle düşünmeye yönlendiren nedir?

Başarmak istediğiniz bir hedefi düşünün. Bu hedef ayda 3 kitap okumak, sigarayı bırakmak, aylık faaliyetlerinizi raporlamak ya da üniversite sınavını kazanmak olabilir. Hedefinize ulaşabilmek için neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Bu yapmanız gerekenleri niçin yapmanız gerektiğini de biliyorsunuz. Isterseniz nereden başlayabileceğinizi ve işleri nasıl yapabileceğinizi de biliyorsunuz. Yapmamakla neler kaybettiğinizi, yaparsanız neler kazanacağınızı da biliyorsunuz. O işi yapmayı istediğinizi de düşünüyorsunuz. Ama yine de yapmıyorsunuz. Bir türlü ilk adımı atamıyor, eyleme geçemiyorsunuz. Yada eyleme geçtikten sonra yarı yoldan vazgeçiyorsunuz.

Hiç düşündünüz mü; sizi durduran ne?

Sizi durduran “atalet”tir.


Atalet fizik biliminde “eylemsizlik hali”, kişisel gelişim terminolojisinde “amaca yönelik eyleme geçmeme” demektir. Onlarca kişisel gelişim kitabı okuduğu halde, o kitaplarda anlatılanları uygulamayanların sorunu atalet içerisinde olmalarıdır. Yıllardır başarılı olmak için hayalller kuran, hedefler koyan, planlar yapan ama bir türlü ilk adımı atamayan kişilerin sorunu da atalet halinde yaşıyor olmalarıdır.

“Ataletli” insanları nereden tanıyabilirsiniz?


Atalet halinde yaşayan kişiler genellikle yavaş hareket ederler. Tembellik, yılgınlık, yeis, miskinlik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek, yumurta kapıya gelmeden harekete geçmemek, bezginlik, sevksizlik karakteristik özellikleridir. Görevlerini yaparken sık sık işleri erteler, mazeret beyan ederler. Hayata bakışları sitemkar, umursamaz, reaktif, kötümser, eleştirel ve kaygılıdır. Bu nedenle de yaşama seviçleri ve hayat enerjileri çok düşüktür. Onları çağırdığınızda genelde başlarını kaldırmadan kaşlarını kaldırarak size bakarlar!

Türkiyede en yaygın kişisel atalet örnekleri nelerdir?


Yaptığımız bir ankette katılımcılardan “yapmamanız gerektiği halde yaptığınız ya da yapmanız gerektiği halde yapmadığınız 3 şeyi yazar mısınız?” diye sorduk. En çok gelen 10 cevap şunlardı: Yabacı dil öğrenmemek, kitap okumamak, sigarayı bırakmamak, düzenli spor yapmamak, ailesine ve coçuklarına yeterince zaman ayırmamak, deprem önlemleri almamak, TV’ aşırı düzeyde seyretmek, tasarrup yapmamak veya çok israf yapmak, fazla kilolardan kurtulmamak, yaptığı günlük veya yıllık planlara uymamak.

Insanlar neden eyleme geçemezler? Neden atalet halinde yaşarlar?

Bu sorunun cevabı kişilere göre değişmektedir.
Bununla birlikte temel nedenler şunlardır:

Hedef yokluğu, iç disiplin (irade) zayıflığı, kısa vadeli düşünmek ya da uzağı görememek, alınganlık ve pasif direnç duygusu içerisinde yaşamak, motivasyon yetersizliği, negatif kurum kültürü, konformist ve hedonist bir dünya görüşüne sahip olmak, başarısızlık korkusu, standart ve kriter algısının olmaması, öğrenilmiş çaresizlik duygusu, hedefin gerektirdiği asgari yeterliliklere sahip olmamak, zaman kullanma bilincinin olmaması, objektif bir performans değerlendirme sisteminin olmaması, yanlış yorumlanmış kadercilik anlayışı, açık değil imalı iletişim kültürüne sahip olmak, sert gerçeklerle yüzleşme cesaretine sahip olmadığı için bu tür verileri görmezden gelmek vb.

Atalet halinde yaşayan kişiler ikiye ayrılır:
1. Iç disiplini ve motivasyonu zayıf olduğu için hedeflerinin gereklerini yada görev tanımlarında
yazanları yapmak için harekete geçemeyenler.

2. Aşırı iş yükü altında boğuşmaktan önemli işlere öncelik veremeyenler. Bu kişilerin sorunu kişisel organizasyon sistemlerinin yetersiz olmasıdır.

Ilk grup tembel ve iradesiz, ikinci grup gayretli ama metotsuzdur. Ataletin sonuçlarını yaşama açısından iki grup eşit durumdadır.

Insanlar ataletten neden kurtulamıyor?


Birinci neden, kişilerin atalet halinde yaşadıklarının farkında olmamalarıdır. Ikinci neden, kişilerin ataletin nedenini kendi içlerinde değil dışlarında arama eğilimine sahip olmasıdır. Üçüncü neden ataleti yenmek için de ataletten kurtulmuş olmanın gerekmesidir.

Ataletin oluşumu iki aşamada gerçekleşir. Birinci aşama, çevredeki değişiklikleri görmemek ya da yapması gerekenleri görememek (körlük) İkinci aşama, yapması gerekenleri gördüğü halde hiçbir şey yapmamak, ihmal etmek, üşenmek, ertelemek ve eyleme geçmemektir.

Ataleti ve kanseri tehlikeli yapan aşamalı şekilde oluşmalarıdır.

Şok değişimlere karşı kişiler, kurumlar yada toplumlar reflekslerini kullanarak harekete geçebilirler. Oysa tedricen (kademeli) oluşan değişimleri bünye tam algılayamaz. Bu durumun tipik örneği meşhur “ suyu ısınan kurbağa” deneyidir. Bir kurbağa sıcak suya direkt atılır. Yaşadığı “şok değişim”in etkisiyle kurbağa zıplayarak atıldığı kaptan çıkar. Ikinci denemede kurbağamız bu defa içinde oda sıcaklığında su bulunan bir kaba konur.

Kap bir ısıtıcının üzerine konur ve kurbağanın suyu ısınmaya başlar! Su ısındıkça kurbağa gevşemeye, rehavete ve atalete düşmeye caşlar. Suyun sıcaklığı “yakıcı” seviyeye ulaştığında kurbağa zıplayıp kaptan dışarı çıkmaya çalışır ama artık bacak reflekslerinin “çalışmadığını” görür. Ataletin insanı etki altına alma şekli de yaklaşık olarak böyledir.

Insanların hayat karşısındaki “duruşları” da kurbağınki ile pek çok noktada benzerlik gösterir. Pek çok kişi, ya hiç eyleme geçmez yada ertık eyleme geçmenin dahi sorunu çözemeyeceği noktada birşeyler yapmaya başlar.


Insanları eyleme geçme şekillerine göre 4 gruba ayırabiliriz:
1. Bilen ve yapanlar (profesyonelce başaranlar)
2. Bilen ama yapmayanlar (ataletliler)
3. Yapan ama bilmeyenler (amatörler)
4. Yapmayan ve bilmeyenler (baarısız kişiler)

Eğer 1. grupta yer almak istiyorsanız aşağıdaki “ipuçlarını” izleyebilirsiniz.
1. Ataletten kurtulmanın ilk adımı atalet halinde yaşadığını fark etmektir. Bu kadar yoğun ve yaygın olarak atalet içerisinde yaşadığımız halde atalet algılamamızın olmaması ataletlerimize kalıcılık kazandırmaktadır.

2. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in deyişiyle “Üşenmeyin, Ertelemeyin, Vazgeçmeyin”. Atalete düşmek istiyorsanız önce hedefler belirleyip planlar yapın, sonra da üşenin, erteleyin, vazgeçin!

3. Umutlarınızı yüksek sabit giderlerinizi düşük tutun. Atalete düşmek istiyorsanız umutlarımız düşük, sabit giderlerinizi yüksek tutun!

4. Geniş düşünün, dar başlayın, çabuk bitirin. Atalete düşmek istiyorsanız “dar düşün, geniş başla, geç bitir” tarzında çalışın!

5. Her alanda birşeyler öğrenin, bir alandaki her şeyi öğrenin. Atalete düşmek istiyorsanız her alanda yüzeysel birşeyler (“televole bilgileri”) öğrenin.


6. Panonuza şu soruyu yazın: Bugün yapmadıklarımın gelecekteki sonuçları neler olacak?

7. Hayatta başınıza gelen olaylardan daha çok, o olaylara verdiğiniz anlamların sizi atalete düşürdüğünü unutmayın. Önemli olan size neler olduğundan daha çok sizin nasıl biri olduğunuzdur.

8. Eyleme geçmek için mükemmel hale gelmeyi beklemeyin. Özellikle küçük işlerde kervanı yolda düzeltecek şekilde harekete edin.
 

Mümin Sekman

Alıntı  :    Genbilim (> > >)

2 Ocak 2011 Pazar

kaç ada var çevrenizde?

"Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu'nun bir yerinde; milyonlarca kuşun havada çığlıklarla daireler çizerek uçtuğunu görür.



Kulakları sağır edecek kadar yüksek sesle çığlıklar atan kuşlardan yorulanlar, okyanusun dev dalgalarına atılarak intihar ederler.


Bu olayı yıllar boyunca birçok balıkçı görür, birçok bilim adamı araştırır.


Kuş bilimcileri yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfederler; ancak intihar etmelerinin nedenini çözemezler.


Yıllar süren araştırmalar sonucunda bu trajik olayın yaşandığı yerde bir ada olduğunu, kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu adanın deprem sonucunda okyanusa gömüldüğünü bulurlar.


İnsanların yokluğunu bile fark edemedikleri ada; kuşlar için göç yollarının vazgeçilmez durağıdır. Kuşlar, binlerce yıllık alışkanlıkla adanın yerini bilmektedirler ve yıpratıcı bir yolculuktan sonra aradıkları adayı bulamayınca yorgunluktan bitkin düşen bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına gömmektedirler?


Peki ya siz?


Sizin hiç bir adanız oldu mu? Yaşamın uzun göç yollarında size bir yudum taze soluk verecek,  yolunuza dinç devam etmenizi sağlayacak bir adanız var mı?


Bir gün yerinde bulamazsanız, ille de ulaşmak ve sığınmak için başınızın döndüğü ve dengenizi yitirinceye kadar kanat çırpacağınız bir ada yaratabildiniz mi kendinize?


Sınırsızca her şeyi paylaşabileceğiniz bir dost!


Yola birlikte çıkacak kadar güvendiğiniz bir arkadaş, daima huzur ve mutluluk verecek biri, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi?


Yılbaşında şöyle daha bir yakın bakın çevrenize?


Size gelen, sizin gittiğiniz, sizi bulan, sizin bulduğunuz kaç ada var çevrenizde?


Kaç tane durup nefeslendiğiniz ada yaratmışsınız kendinize?"



CAN DÜNDAR






11 Nisan 2010 Pazar

duygular ve mantık arasında

 Hürriyet Gazetesi'nden Mehtap Erel'in yazısı... Çok hoşuma gitti, özellikle de son cümlesi! Anne tarafımın onayladığı ama eğitimci tarafımın "cık cık" dediği bir tespit! Keyifli yazının orjinali burada


Yetişkin olmayı başarmak


Yapmak zorunda olduğum en zor şey, yetişkin gibi davranmaya çalışmak. Canımı sıkan bir şeyle karşılaşınca bir bakıyorum, dokuz yaşında, saçları iki yandan örgülü, dizlerindeki yaralar kabuk bağlamış, hırçın bir kız çocuğu olduğum döneme dönmüşüm.

Zor bir çocuktum. Okuldan gelmişim, önlüğümü çıkardığım gibi koltuğa oturup Gırgır’ın yeni sayısını elime almışım. Konuşma balonlarını heceleyerek okumaya çalışıyorum. Annem arkadaşı ile çay içiyor:

Annem: İşte Emelcim, ondan gelemedik dün akşam. Evde olsak kesin gelecektik, biz de istiyorduk ama…

Ben: Emel Teyze annem yalan söylüyor, biz dün akşam evdeydik ama annem babama, “Boşver gitmeyelim” dedi.

Sonrasında gayet net hatırladığım şey, annemim henüz bitirmediğim Gırgır’ın yeni sayısını burup popoma popoma vurması. Ve benim buruşan Gırgır’ı elimle ütüleyip okumaya devam etmem. Zor bir çocuktum…

Atahan: Anne, Banu beni doğum gününe davet etmeyecekmiş. Seni çağırmıycam dedi bana. İçime oturdu anne…

Sarhan: Hah! Yandık şimdi! Oğlum söyleme annene şöyle şeyler yahu!

Ben: Bi saniye bi saniye, Sarhan sen bi sus iki dakka. Oğlum gel bakim yanıma. Şimdi yarın gidip Banu’ya diyorsun ki…

Sarhan: Mehtap karışma, çocuklar kendi aralarında hallederler.

Ben: Ben sana az evvel “SUS” derken hatırlıyorum kendimi. Yoksa rüya mıydı? Atahan yarın Banu’ya gidip diyorsun ki; “Annem bana süper bir doğum günü partisi yapacak ve ben kızlardan bir tek seni çağırmıycam. Ama Sertab onur konuğu olacak.”

Sarhan: Yazıklar olsun, eşek kadar kadınsın, küçücük çocuklarla uğraşıyorsun. Deme oğlum öyle bir şey. Ayıp ya!

Ben: Hadi ordan! Elin kızı benim çocuğumu dışlayınca ayıp değil, ben çocuğuma taktik verince mi ayıp? Sen beni dinle oğlum. Ben de bir zamanlar Banu’ydum. De ki “seni çağırmıycam çünkü saçların çok çirkin” de.

Sarhan: Psikopatsın sen! Deme oğlum öyle bir şey. Arkadaşın sana kızıp öyle demiştir. Sonra fikrini değiştirir.

Ben: Sarhan bak benle zıtlaşma, hırpalarım seni.

Sarhan: O zaman ben de seni anneme söylerim, o da seni hırpalar! Nasıl? Anlatayım mı anneme evde yemekler nasıl çöpe gidiyor, meyveler yenmediği için küfleniyor. Gelsin saatlerce konuşsun sana “oğlumun paraları çöpe gidiyor” diye. İster misin? Madem anneler çözüyor çocukların problemlerini…

Çocuk küçükken en büyük sıkıntısı, “sebzesini yedi mi, uykusunu aldı mı, kakasını yaptı mı?” olan anne, çocuğu altı yaşını geçtiği anda adaptasyon problemi yaşıyor. Çocuğun arkadaşları ile ilişkisi, grup içindeki yeri, dersleri derken bir bakıyorsun olay kontrolünden çıkmış. Ve senin gözünün içine baktığın yavrun, yan sınıftaki haşarı oğlandan tekme yemiş ya da en sevdiği arkadaşı artık onu sevmediğine karar vermiş. Yedi yaşındaki minik insan, morali bozuk bir şekilde eve geliyor. Sana sarılıp “anne” diyor, “içime oturdu”. Ve senin o noktada yetişkin olmayı başarman lazım. “Peki oğlum bu olan sana kendini nasıl hissettirdi?” falan... Hadi canım sen de!

21 Mart 2010 Pazar

Enerji Otobüsü

tüm başaranlara başlıklı yazımda güzel bir söz yazmıştım:


"Denemekten vazgeçene kadar yenilmiş sayılmazsın."


Bu söz aşağıdaki kitaptan alıntı idi:




Enerji Otobüsü



Hayatınızı, İşinizi ve Ekibinizi Pozitif Enerjiyle Doldurmanın 10 Kuralı





“Her sabah bir seçim şansınız vardır. O gün pozitif mi yoksa negatif düşünen biri mi olacaksınız? Pozitif düşünmek size güç verir.”


Ken Blanchard
Herkes hayatında birtakım zorluklarla karşılaşır. Ve tüm insanlar, kurumlar, şirketler ve ekipler kendilerini ifade edebilmek ve başarıya ulaşmak için, olumsuzluklarla ve güçlüklerle baş etmek durumundadır. Hiç kimse birtakım sınavlardan geçmeksizin hayatını sürdüremez ve sınavlarda verilecek yanıt da pozitif enerjidir.


"10 dk.’da Enerjinizi Depolayın" kitabının yazarı Jon Gordon bu kez de hayata geçirilebilir stratejilerle dopdolu bir enerji yolculuğuna çıkarıyor bizleri…


Eğer;



• Gerçek başarıya ulaşmanızı,


• Geleceğe yönelik olumlu düşünmenizi,

• Hayatınızın her anında enerjinizi yüksek tutmanızı sağlayacak on sırrı öğrenmek istiyorsanız,


Enerji Otobüsü’nü sakın kaçırmayın!


“Olumlu ve yüksek performanslı bir organizasyon kurmak istiyorsanız otobüse binin ve bu kitabı okuyun!”


Jeffrey FoxYağmurcu Olmaya Giden Yol kitabının yazarı





HAYAT YOLCULUĞUNUZ İÇİN GEREKEN 10 KURAL

1. Otobüsün şoförü sizsiniz.

2. Tutku, Hayaller ve Odaklanma, otobüsünüzün doğru yolda ilerlemesini sağlar.

3. Hayat Yolculuğunuzu pozitif enerjiyle doldurun.

4. İnsanları otobüsünüze davet edin ve önünüzde uzanan yol hakkındaki hayallerinizi onlarla paylaşın.
5. Otobüsünüze binmeyen insanlar için enerjinizi boşa harcamayın.

6. ENERJİ VAMPİRLERİNE otobüsünüzde yer olmadığına dair yazı gönderin.

7. Coşku, daha çok yolcuyu otobüsünüze çeker ve enerjilerini arttırır.

8. Yolcularınızı sevin.
9. Otobüsünüzü belli bir amaç uğruna sürün.

10. Yolculuğun tadını çıkarın ve eğlenin.



* * *


Bu kitabı okuduktan sonra; bu blogun ana teması olan yolculuğum için ben de "Enerji Otobüsümün Eylem Planı"nı hazırladım:



1. adım: Vizyonumu yarattım _ OK

2. adım: Vizyonumu belirlediğim amacımla doldurdum_ OK

3. adım: Hedef Bildirimimi yazdım_ OK

4. adım: Vizyonuma odaklandım_ OK

5. adım: Odak noktamı yakınlaştırdım_OK

6. adım: Otobüse bindim :))

7. adım: Yolculuğumu "Pozitif Enerji ve Coşkuyla" doldurdum

süreç devam ediyor... aşağıdaki maddeler de işleme konacak, zamanı geldiğinde...

8. adım: "Enerji Vampirlerinin Burada İşi Yok" Yazan Bir İleti Gönder (kendim de dahil)

9. adım: Derin çukurları ve zorlukları idare et

10.adım: Yolculuğumdan keyif alıyorum




Denemekte fayda var.

20 Mart 2010 Cumartesi

A Grubu Kan için Beslenme*

Faydalı olan yiyecekler (Aynı zamanda en emniyetli ilaçlar):

• Balık

• Zeytinyağı

• Yer fıstığı, ceviz, kabak çekirdeği, badem, hardal (sirkesiz), kedi otu, ginseng, kuşburnu, papatya, kahve, yeşil çay, keten tohumu, kimyon, kekik, biberiye,

• Börülce fasulye, her türlü mercimek, soya ve ürünleri (doğal, genetiği değiştirilmemiş), çavdar ürünleri ve ekmeği, yulaf ürünleri ve ekmeği, karabuğday ürünleri ve ekmeği, eski tip buğday ürünleri ve ekmeği (amarant veya eski turk buğday)

• Enginar, karalâhana, marul, havuç, kabak, pırasa, ıspanak, pazı, beyaz lahana, brokoli, sarımsak, soğan, kereviz, maydanoz ve bütün yeşil yapraklı sebzeler

• Kayısı, dut, incir, üzüm, kiraz, vişne, erik, greyfurt, limon, mürdüm eriği, zencefil, pekmez, aloe vera, yer elması

• Magnezyum sülfat (İngiliz tuzu).



Zararlı olan yiyecekler:


• Her et (tavuk ve hindi hariç); karışık et (salam, sucuk, sosis gibi); deniz hayvanları (kerevit, kalamar v.b.) ve havyar

• Süt, dondurma, tereyağı; herhangi sıvı veya katı yağ (balık yağı, inek iç yağı, zeytinyağı ve keten yağı hariç), piyasa zeytinleri (boyanmış ve beyaz sirke veya limon asidi ile karıştırılmış)

• Kavrulmuş ve bekletilmiş kuru yemiş, buğday tip 405–550

• Patates, biberler, pul biber, domates salçası

• Portakal ve suyu

• Soda, gazoz, şarap sirkesi, früktoz, glikoz, tatlandırıcı, sakız, jelâtin, bayat yiyecekler, hazır yiyecek ve içecekler, mide ve bağırsaklarda gaz oluşturan her yiyecek.



Yenebilenler:


• Tavuk ve hindi eti, taze yumurta

• Yoğurt, kefir, koyun keçi peyniri ve sütü, beyaz peynir, salamura peynir, eski kaşar, tulum peyniri, mozarella

• Kestane, badem, susam ve ürünleri, pirinç ve ürünleri, mısır ve çeşitleri, arpa çeşitleri, barbunya, nohut

• Turp, kırmızı pancar ve "Zararlılara girmeyen meyve, sebze ve yiyecekler.


Dikkat!


  • Kırmızı et, süt, soda, gazoz ve tüm karbondioksit içeren içecekler;

  • transgenik tatlandırıcı, aroma, boya, nişasta, glikoz, früktoz; süt tozu,

  • Yumurta tozu, yağlı ve koruyucu kimyasallar içeren hazır içecek ve yiyecekler hazım yetersizliğine veya tam hazımsızlığa neden olabilirler. Bunlardan uzak durun!

  • Kabız olmamaya dikkat edin! Sıhhatli olmak isteyen büyük abdesti gelmeden yemek yemeye oturmamalıdır. (karpuz, incir, greyfurt, üzüm gibi bağırsakları rahatlatıcı meyveler ve yeşil yapraklı sebze hariç) Bu kaideye ömür boyu riayet edilmelidir.
  • Kabızlık varsa: aynı miktarda sinameki ve pelin otu öğütülüp 1/4 veya 1/2 çay kaşığı her yemekten sonra su ile veya 1 çorba kaşığı öğütülmüş civanperçemi ve 1 tatlı kaşığı öğütülmüş sinameki karıştırılıp her sabah 1 tatlı kaşığı su veya bal şurubu ile içilirse bu iyi gelir.

  • Zencefil, kekik, mercanköşk, hardal, körri, çemen ve biberiyeyi sırayla devamlı kullanmak lazım. Onlar mide ve bağırsakları kuvvetlendirir, sindirimi kolaylaştırır, iltihaplanma surecini durdurur, gastrit hatta H. Pylori enfeksiyonuna son verir.
  • Karabiber, fülfül, pul biber ve sirkeyi ilaç olarak kullanabilirsiniz.

  • Eti azaltın! Proteinlerden haftada: 1-2 defa hindi veya tavuk eti, 1-2-3 defa balık, 1-2 defa taze yumurta, 1-2 defa peynir, hemen hemen her gün kefir ve yoğurt (ev yoğurdu!), 2- 3 defa (her gün de olabilir) yeşil veya kırmızı mercimek olsun.
  • Yumurtayı sadece taze olarak 1–3 günlük (en fazla 7- 9 günlük) yiyebilirsiniz. 10 günlük ve daha eski yumurta veya 5 dakikadan fazla kaynatılmış yumurta zehirlidir, alerjendir. Yumurta tozu ve süt tozu da sizin için alerjendir. Bu ikisini içeren ürünleri ağzınıza bile almayın!

  •  Süt ürünlerini balık ile ve et ile birlikte yemeyin; karışık et (sosis, sucuk, salam gibi); nohut, mercimek, fasulyeyi yoğurt ile yemeyiniz! Hazım bozulmasına, vücutta zehirli kalıntılar oluşmasına, alerji ve karaciğer hastalıklarına yol açar!

  • Sarımsak yutmaya kendinizi alıştırın! İlk önce 3 diş, sonra 21 dişe kadar çoğaltın. Böylece yılda 1 defa 21 günlükten sarımsak kürleri yapın! İmkân var ise, bu 21 günlük kürlerde 10 gün her akşam bir baş sarımsak dövülür, 1 tatlı kaşık öğütülmüş çörekotu, 1 çay kaşık ısırgan otu tohumu ve 1/4 çay kaşığı hardal bal ile karıştırılır ve yenir (aç karnına). Ama 1- 3 diş her akşam yutmaya hiç bırakmadan devam edin. Sarımsak (ve karışımı) kansere, alerjiye, ağır enfeksiyonlara ve genetik mutasyonlara karşı vücudun direncini artırır.

  • Yeşil sebzeyi çoğaltınız! Sizin durumunuzda havuç, çiğ ıspanak, hindiba, kereviz, maydanoz, semizotu, soğan, yeşillik, brokoli, kısaca "Faydalı olan" herhangi istediğiniz sebze - limon suyu ve zeytinyağı eklenerek -salata şeklinde her gün yemek lazım.


    • Karpuz mevsiminde - karpuzu, enginar mevsiminde - enginarı, tüm hastalıklara karşı büyük nimet olarak görün! Enginarı kabukla pişirin, suyunu için ve içini yiyin. Karpuzu çekirdekleri ile yiyin ve 1- 2 çay bardak sıkılmış kabuğun suyunu için. Onlar karaciğer ve böbreklerinizi temizler, kuvvetlendirir ve temiz tutar; böbreklerin taşlarını eritir ve düşürür,

    • Havuç ve havuç suyunu, zencefil ve zencefil suyunu, hindiba ve suyunu, ısırgan ve suyunu, kereviz ve suyunu tüm hastalıklara karşı ilaç alarak kullanın! Bunlar mide, bağırsak ve karaciğer enzimlerini çoğaltıcı ve hazmı düzelticidir.



    • B1, pantetin, B6, B12 vitaminlerinin kaynağı çimlenmiş buğday veya arpa veya yulaf veya çavdar yılda bir defa 30 – 40 günlük kür olarak kullanın.

    • Sizin için zararlı olan siyah çay yerine, faydalı olan yeşil çayı veya bitkisel çayları içiniz!


      • Hazır yiyecek ve içecekleri, parfümleri evinize almayın! Onlar genetiği değiştirilmiş ürünleri içerir. Alerjilere, bugüne kadar bilinmeyen hastalıklara yol açarlar.


      • "Faydalı" olarak belirtilmiş yiyecekler, sizin için en kuvvetli ilaçlardır. Sebze ve meyvenin genetiğinin değiştirilmemiş olmasına dikkat ediniz


      * (Salih, Aidin. Gerçek Tıp)

      10 Mart 2010 Çarşamba

      Enerji Otobüsü

       "tüm başaranlara" başlıklı yazımda çok beğendiğim, güzel bir söz alıntılamıştım:

       "Denemekten vazgeçene kadar yenilmiş sayılmazsın."


       Bu söz aşağıdaki kitaptan alıntı idi:

      Enerji Otobüsü

      Hayatınızı, İşinizi ve Ekibinizi Pozitif Enerjiyle Doldurmanın 10 Kuralı


      “Her sabah bir seçim şansınız vardır. O gün pozitif mi yoksa negatif düşünen biri mi olacaksınız? Pozitif düşünmek size güç verir.”

      Ken Blanchard


      Herkes hayatında birtakım zorluklarla karşılaşır. Ve tüm insanlar, kurumlar, şirketler ve ekipler kendilerini ifade edebilmek ve başarıya ulaşmak için, olumsuzluklarla ve güçlüklerle baş etmek durumundadır. Hiç kimse birtakım sınavlardan geçmeksizin hayatını sürdüremez ve sınavlarda verilecek yanıt da pozitif enerjidir.


      "10 dk.’da Enerjinizi Depolayın"  kitabının yazarı Jon Gordon bu kez de hayata geçirilebilir stratejilerle dopdolu bir enerji yolculuğuna çıkarıyor bizleri…


      Eğer;

      • Gerçek başarıya ulaşmanızı,

      • Geleceğe yönelik olumlu düşünmenizi,

      • Hayatınızın her anında enerjinizi yüksek tutmanızı sağlayacak on sırrı öğrenmek istiyorsanız,
      Enerji Otobüsü’nü sakın kaçırmayın!


      “Olumlu ve yüksek performanslı bir organizasyon kurmak istiyorsanız otobüse binin ve bu kitabı okuyun!”

      Jeffrey FoxYağmurcu Olmaya Giden Yol kitabının yazarı



      HAYAT YOLCULUĞUNUZ İÇİN GEREKEN 10 KURAL

      1. Otobüsün şoförü sizsiniz.

      2. Tutku, Hayaller ve Odaklanma, otobüsünüzün doğru yolda ilerlemesini sağlar.

      3. Hayat Yolculuğunuzu pozitif enerjiyle doldurun.

      4. İnsanları otobüsünüze davet edin ve önünüzde uzanan yol hakkındaki hayallerinizi onlarla paylaşın.

      5. Otobüsünüze binmeyen insanlar için enerjinizi boşa harcamayın.

      6. ENERJİ VAMPİRLERİNE otobüsünüzde yer olmadığına dair yazı gönderin.

      7. Coşku, daha çok yolcuyu otobüsünüze çeker ve enerjilerini arttırır.

      8. Yolcularınızı sevin.

      9. Otobüsünüzü belli bir amaç uğruna sürün.

      10. Yolculuğun tadını çıkarın ve eğlenin.



      * * *


      Bu kitabı okuduktan sonra, ben de kendi yolculuğum için "Enerji Otobüsümün Eylem Planı"nı hazırladım:


      1. adım: Vizyonumu  yarattım _ OK

      2. adım: Vizyonumu belirlediğim amacımla doldurdum_ OK

      3. adım: Hedef Bildirimimi yazdım_ OK

      4. adım: Vizyonuma odaklandım_ OK

      5. adım: Odak noktamı yakınlaştırdım_OK

      6. adım: Otobüse bindim :))

      7. adım: Yolculuğumu "Pozitif Enerji ve Coşkuyla" doldurdum


      süreç devam ediyor... aşağıdaki maddeler de işleme konacak, zamanı geldiğinde...

      8. adım: "Enerji Vampirlerinin Burada İşi Yok" Yazan Bir İleti Gönder (kendim de dahil)

      9. adım: Derin çukurları ve zorlukları idare et

      10.adım: Yolculuğumdan keyif alıyorum



      Tavsiye ederim.

      2 Mart 2010 Salı

      pedagojik yaklaşım

      Öyle bir zamanda geldi ki; ne baş ağrım kaldı, ne havanın iyice kapatmasıyla iyice kasvetli hâle gelen odamdaki bu ağırlık, ne gerginliği ortamın... Hepsi geçti.

      Sancılı "yeni yetme=teenage" dönemleri! Aldı götürdü beni...

      Yazının bir yerinde gülmemi duymasınlar diye ağzımı kapattım, sonra duyarlarsa duysunlar diye koyverdim kahkahamı...

      Muhakkak herkese geliyor bu tip mailler ve beğenilenler de paylaşılıyor zaman zaman... Ama bunu buradan paylaşmak istemem kendim için... Aralarda kaybolup gitmesin, dönüp dönüp okuyayım diye... Bir de bizim evdeki "potansiyel emo"lar ile karamsarlığa kapıldığım anlarda, içimdeki "bilmiş pedagog" tarafından acımasızca sorgulandığım zamanlarda sarılayım şu "ne varsa, eskilerde var" felsefesinin örneklerine diye...


      Çok uzattım! Buyrun:



      Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi,
      grip "Yatınca geçer"di, başın ağrıyorsa "Çocukların başı ağrımaz" denirdi, uykun kaçıyorsa "Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün" şeklinde konu halledilirdi!

      Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya, "Tembel"din ya "Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyor"dun!Hüzünlü bir çocuksan "Yazar olacak herhalde" derlerdi, yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı, susup otururdun.

      Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar. Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk 'astım başlangıcı', okuma yazmayı zor söküyorsa 'disleksik', hüzünlüyse 'depresif', aşırı hareketliyse 'hiperaktif' diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler!

      O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular? Emo!

      Emo ne? Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse'li, siyah ojeli ergenler var ya...Taksim'de kaldırımlarda filan oturuyorlar. Aha onlar Emo!

      ...


      *HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM*

      Ay kıyamaam!

      Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır!

      Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım. Saçımı taramadım, denizegitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım.

      Bir akşamüstü, balkonda otururken annem "Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa..." şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.

      "Sıkılıyorum... Hayat çok anlamsız" cevabımın üzerinden sanırımbirkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu 'mıncırma' hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmişti.

      Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir. Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!

      Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle, yüzünü yüzüme yaklaştırarak "Alırım ayağımın altına" diye başladı ve "Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsanda git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah..." şeklinde bitirdi!

      *NE DERDİM KALDI NE DE TASAM*

      Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz, mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar, arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir.Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır!

      Aynen öyle oldu.

      Mıncırma sonrası ne derdim kaldı ne tasam! Emo'luğum o gün bitti, bu yaşa kadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım.


      ..."


      diye devam ediyor yazı. Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.




      * * *

      Teşekkürler Gülse BİRSEL :))

      1 Mart 2010 Pazartesi

      ne o, ne öbürü...

      Sabah harika uyandım. O klasik sendromdan eser yoktu. Aksine kararlı, mutlu ve huzur dolu oturdum kahvaltı sofrasına. Sonrasında; işe getirmek için ara öğünlerimi ve öğle yemeğimi hazırlarken, bir yandan da özellikle gece gelen "yeme ataklarına karşı" kafamda planlar hazırladım.

      Lay lay lom geldim işime. Kahvemi içerken, maillerimi açtım, her zamanki gibi...

      Can arkadaşımdan gelmiş bir mail: "kilo almaktan korkma..."

      "Hah" dedim, "tam da bu günün anlam ve önemine uygun bir yazı galiba!"

      Beraber okuyalım mı?



      "Avustralya'da, bir spor salonunun camında bir reklam; zayıf ve bronz tenli bir kadın afişinin hemen yanında şöyle yazıyor:

      "Bu yaz, denizkızı mı olmak istersiniz, yoksa bir balina mı?"

      Afişteki mankenin fiziksel özelliklerinden çok uzak olan orta yaşlı bir kadın, spor salonundan içeriye kafasını uzatarak reklam ile ilgili şöyle bir cevap veriyor:

      İlgilenenlere duyurulur, Balina...

      • Balinaları arkadaşları asla yalnız bırakmazlar, yunuslar, deniz aslanları, meraklı insanlar..
      • Aktif bir cinsel yaşamları vardır, hamile kalır, sevimli bebek balinalar doğururlar.
      • Denizde yüzer, oynarlar.
      • Polinezya adalarının mercan kayalıkları gibi muhteşem yerleri görme şansına sahiptirler.
      • Balinalar harika şarkı söylerler, CD'leri bile vardır.
      • Bazı insanlar dışında, onlara zarar vermek isteyecek tek bir varlık yoktur.
      • Dünyada herkesin sevdiği, koruduğu ve hayran kaldığı şahane hayvanlardır.

      Denizkızı?

      • Öncelikle, denizkızı diye birşey yoktur.
      • Var olsalardı da kimlik karmaşası sebebiyle psikolog kapılarında sıra oluştururlardı: Balık mısın? İnsan mı?
      • Cinsel hayatları yoktur. Yanlarına yaklaşan erkekleri öldürüyorlar, nasıl olabilir ki?
      • Hem, iyice bir bakın, gerekli donanım nerede?
      • E, sonuç olarak çocukları da olmaz.
      • Zaten balık kokan bir kadını kim ister ki?

      Sonuç?

      Ben balina olmayı tercih ederim.

      Medya sadece zayıf insanların güzel olduğunu savunuyor ama ben çocuklarımla dondurma yemeyi, beni heyecanlandıran adamla güzel bir akşam yemeğinde sohbet etmeyi, arkadaşlarımla çikolata paylaşmayı çok seviyorum.

      Zamanla kilo alıyoruz; çünkü, kafamıza o kadar çok bilgi yüklüyoruz ki yer kalmıyor ve bedenimizin diğer bölümlerine yerleşmeye başlıyor.(buraya çok güldüm :)))

      Yani, biz kilolu değiliz, inanılmaz kültürlü, eğitimli ve mutluyuz.

      Bugünden itibaren, aynaya bakıp da kalçamı gördüğümde, şunu düşüneceğim:"Allah'ım ne kadar da akıllıyım!" (... ve buraya da :)))
      (zaten akıllı erkeklerde akıllı kadınları sever di mi ? ;) "

      diye bitirmişler yazıyı...

      Sabah sabah çok güldüm. Cevap yazdım arkadaşıma:

      "Bugün pazartesi: hem haftabaşı, hem aybaşı, üstelik bir de mevsim başı...
      Ben de bu güzel günle yeni bir başlangıç yapayım derken, yazın kafamı karıştırdı!
      Ben de balina kalmaya devam mı etsem acaba? "

      * * *

      Şaka bir yana... Balina gibi görünmeden de, o üstte sayılanları yapabileceğimizi; çocuklarımızla dondurma yiyebileceğimizi, sevdiklerimizle güzel akşam yemeklerinde bir araya gelebileceğimizi, arkadaşlarımızla çikolatamızı paylaşabileceğimizi biliyoruz pekâlâ...

      "balina" olmak istemiyorum ama "denizkızı" olmak da istemiyorum ben... Çünkü ben benim. Benden ne olacağını, kendimi iyi nasıl hissedeceğimi, en doğru "içim" söyler bana... Yeter ki, onun sesine kulağımı tıkamayayım!

      28 Şubat 2010 Pazar

      taşınıyorum*

      Küçük bir kasabanın dört ayri mahallesi varmış.

      Birinci mahallede “Evet ama”'lar yasıyormuş. Evet ama’lar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.

      İkinci mahallede “Yapıcam”'lar yasarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

      Üçüncü mahallede yasayan “Keşkeci”'lerin, hayati algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup bittikten sonra. Keşke'cilerin de basları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!

      Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise “İyi ki yaptım”'lar otururmuş.

      Keşkeci'ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.

      Yapıcam'lar Keşkeci'lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.

      Evet ama’lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, günesin daha erken saatte dogması gerektiğinden şikâyet ederlermiş.

      İyi ki yaptım mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!


      * * *

      * yarın taşınıyorum ben de "iyi ki yaptım" mahallesine...

      yarın hem 1 mart, hem de pazartesi ya...

      benim gibi "her şeyi birbirine ilintilemeye bayılan tipler" için müthiş bir fırsat!

      yeni bir gün, yeni bir hafta, üstüne üstlük yeni bir mevsim!

      daha ne olsun?

      kış bitiyor, bahar kapıda, içeri girmek üzere...

      hadi uyanmak vakti!

      27 Şubat 2010 Cumartesi

      büyüklere masallar *

      Dört tane mum usul usul yanıyordu...Ortalık o kadar sessizdi ki, mumların konuşmalarını duyabiliyordunuz...

      Birinci mum dedi ki:
      ''Ben BARIŞ'ım.!Ama kimse benim yanmama yardımcı olmuyor.Sanırım yakında söneceğim.''
      Alevi hızla azaldı ve sonunda tamamen söndü.

      İkinci mum:
      ''Ben VEFA'yım! Ne yazık ki artık vazgeçilmez değilim.Onun için, bundan sonra yanıp durmamın bir anlamı kalmadı.''
      Sözlerini tamamladığında esen hafif bir rüzgar onu tamamen söndürdü...

      Sırası geldiğinde üçüncü mum, hüzünlü bir sesle dedi ki:
      ''Ben SEVGİ'yim! Yanacak gücüm kalmadı. İnsanlar beni unuttu, değerimi anlamıyorlar. En yakınlarını sevmeyi bile unuttular.''
      Sevgi de daha fazla beklemeden sönüp gitti...

      Ansızın! Odaya bir çocuk girdi ve üç mumun da yanmadığını gördü.

      ''Neden yanmıyorsunuz? Sizin sonsuza kadar yanmanız gerekmiyor muydu?'' dedi.
      Ve ardından ağlamaya başladı...

      O zaman dördüncü mum konuşmaya başladı:
      ''Korkma, ben yandığım sürece öteki mumları da yeniden yakabiliriz, ben UMUT'um!''

      Çocuk parlayan gözleriyle UMUT mumunu aldı ve öteki mumları birer birer yaktı...




      *internetten alıntıdır

      bir dervişten nasihatler


      Emanete ihanet etmeyin..
      Halinizden şikayet etmeyin..

      Büyüğünüze emretmeyin..
      Boş şeylerde ısrar etmeyin..

      Cahillerle sohbet etmeyin..
      Nefesinizi boşa tüketmeyin..

      İnsanları bekletmeyin..
      Etrafınızı kirletmeyin.
      Hayatinizi mahvetmeyin..
      Kimseye minnet etmeyin.

      İnsanları yüzüne karşı methetmeyin..
      Kimseye küfretmeyin..
      Kötülüğe meyil etmeyin..
      Malınızı boşa sarf etmeyin..

      Sırrınızı açık etmeyin..
      Her şeyi merak etmeyin..
      Suçunuzu inkar etmeyin..
      Şerefinizi kaybetmeyin..
      Vatanınızı terk etmeyin..

      İyiliğe niyet edin..
      Büyüklere hürmet edin..
      Sıkıntıya sabredin.
      Aza kanaat edin..

      Sözünüzde sebat edin..
      Bildiğinizle amel edin..
      Hatanızı kabul edin..
      Yaramaz ise def edin..

      Varken tasarruf edin..
      Alimlerle sohbet edin..

      Nefsinizle inat edin..
      Sofranıza davet edin..

      Zararlıysa men edin..
      Seviyorsanız ifade edin..

      Kalpleri fethedin..
      Misafire ikram edin..

      Muhtaca yardım edin..
      Bilseniz de istişare edin..

      Tehlikeye dikkat edin..
      Hakkı teslim edin..

      Unutacaksanız kaydedin..
      Esirgemeyin lütfedin..
      Gariplere merhamet edin..

      Kazanmaya gayret edin..
      Çalışanı takdir edin..
      Başarıyı tebrik edin..

      Mazereti kabul edin..
      Her an tevekkül edin..
      Hastaları ziyaret edin..

      Çocuğunuzu terbiye edin..

      Herkese tebessüm edin..

      Güvenseniz de kontrol edin..

      İnanmayana ispat edin..
      Fakirleri gözetin..
      Hayır için sarf edin..


      26 Şubat 2010 Cuma

      beyninize iyi bakın

      Dün bir de aşağıdaki yazı ilişti gözüme. Yedek HDD'mdeki bir klasörde, temizlik yaparken rastladığım bir yazı...

      "Beyin" dedik ya dün...


      BU HAFTA BEYNİNİZ İÇİN BUNLARI YAPIN*

      Mümin Sekman’ın hazırladığı “Bu hafta beynine iyi bak!” adlı “beyin kullanma kılavuzu” kitapçığından birkaç alıntı:

      • Beyin açık havada ve ayaktayken daha iyi çalışır. Önemli kararlarınızı açık havada yürürken alın.
      • Yabancı bir dil öğrenme ve ezber beyni güçlendirir. Her gün birkaçyeni kelime öğrenin ve kullanın.
      • Zihinsel jimnastik yapın. Bunun için başta Sudoku olmak üzere bulmaca ve satranç gibi oyunları kullanabilirsiniz.
      • Zihinsel rutinlerinizi kırın. Bazen telefonu sol elinizde tutun, çantanızı diğer elinizde taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin.
      • Zihinsel zevklerinizi zenginleştirmek için her gün mutlaka iyi bir özdeyiş kitabından, birkaç cümle okuyun. Güzel bir resme bakın.
      • Sevdiğiniz bir müziği gözleri kapalı dinleyin.
      • Bir konu hakkında düşünürken, nasıl düşündüğünüzü de gözlemleyin. Düşünmek üzerine düşünmek, düşünce kalitesini artırır.
      • İyi bir uyku kaliteli bir beynin temelidir. 24 saati geçen uykusuzluk sarhoşluğa benzer bir şekilde beyin fonksiyonlarını etkilemektedir.
      • Bol ve temiz “birinci el” oksijen beyin için çok önemlidir. Beyin vücuda alınan oksijenin dörtte birini tek başına tüketir.
      • Farklı düşünme tarzları beyni geliştirir. Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin. Sizden farklı düşünen insanlarla konuşun.
      • Kullanılmayan organ körelir. Sürekli TV seyrederek beyninizi düşük viteste çalıştırmayın. Beyninizin sınırlarını zorlamayan etkinlikler, beyninizi geliştirmez.
      • Beyin diyeti yapın. Beynimiz “garbage in garbage out” ilkesine göre çalışır. Yani beninize çöp girerse, beyninizden çöp çıkar. Beyninizi neyle beslediğinize, midenizi neyle beslediğiniz kadar dikkat edin.
      • Kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda onu çoğaltırsınız.
      • Günde aklımızdan 60 bin ile 80 bin arası düşünce geçer. Bu düşünceler ne hakkında?
      • Beynimiz kendisinin nasıl çalıştığı hakkındaki bilgi ve inançlarına göre çalışır. Beynin çalışması hakkında yanlış bilgilere sahip olduğumuzda, beynimiz de yanlış çalışır.
      • Başarı beyinde başlar. İnsan “kafadan” kaybeder!

      *internetten alıntıdır

      18 Şubat 2010 Perşembe

      "eski ama eskimeyen bir yazı"

      "Yaşam, insanlara bazen ne zor seçimler dayatıyor.

      Tanju Okan'ı hatırlayın mesela. Bir insanı, sol bacağıyla, hayatı arasında bir tercihe zorlamak kadar sevim­siz ne olabilir?
      "Eşyalar toplanmış seninle birlikte/anı­lar saçılmış odaya heryere/sevdiğim o koku yok artık bu evde/sen...kadınım" diyen o gür sesin sahibinin ölmeden önce bir bacağını
      yaşamına diyet olarak vermesi sizi de "seçim"e isyan ettirmiyor mu?

      Ama bazen seçim imkansız gibi görünse de kaçınılmazdır.

      Bazıları diyor ki; "Bu yaşam tarzı da Tanju Okan'ın kendi seçimiydi. Alkolle zehirledi vücudunu... dur durak din­lemedi".

      Peki o tercihin nedeni neydi?

      Bir yanda şöhret, kudret, para ve renga­renk bir hayat gözkırparken, neden dev bir sanatçı, yalnızlığı ve alkolü seçer..? Neden, pırıltılı bir yaşamın getirisinden vazgeçer?

      Yaşamı bir gelir-gider çizelgesi olarak al­gılayanlar elbet bu seçime ilişkin sağlıklı bir "yoklama" yapamazlar. Çünkü onlara göre rasyonel bir insan seçim yaparken öncelikle "güç, kudret ve iktidar şansı" arar. İktidar şansı ol­mayan partilere oy verenler, mutluluk uğruna istikbal şan­sını tepenler, sevdiği kadının kokusu yok diye yaşadığı evden vazgeçenler, her talihsiz borsa oyuncusu gibi sonuçta kaybetmeye razı olmak zorun­dadırlar.
      Lakin başka borsalarda, başka değerlerin prim yaptı­ğını göremezler.

      Bazen bir inzivada dolu dolu ve sevgiyle yaşanmış kısacık bir dönemin, şöhretin sahte ışıkları altında parlatılmış upuzun bir hayata tercih edilebileceğini ve bu tercihin insana her türden finali gözealdırabilecek derin bir tutkuya dönüşebileceğini anlayamazlar.

      Seçimde oylarını istikbal garantileri yeri­ne tutkularından yana kullananlar ise, bu tercih sırasında olduğu gibi bedeli öderken de tek başına kalırlar.

      İngiliz Kralı 8. Edward sevdiği kadın için tahtını terkettiğinde de kimse bu tercihe anlam verememişti. Çünkü "ge­çer akçe" olan "taht'tı ve bir ka­dın için koca imparatorluğun ni­metlerim tepmek "akıl dışı" sayılıyordu.

      Birisini herşeyden vazgeçebi­lecek kadar çok sevmenin, insa­nın başına, hiçbir tacın sağlaya­mayacağı türden bir asalet hal­kası takacağını düşünemediler.

      İngilizler, tahtsız kralın ardın­dan dövüne dursun, tahtsız kral da sevgisiz İngilizlerin haline acıdı durdu hayatı boyunca...

      ***

      Bir kez daha yazmıştım; "her seçim bir kaybediştir" diye...

      Her tercih bir vazgeçiştir çünkü...

      Sabah işe gitmekle, yatakta nefis bir mis­kinlik fırsatından vazgeçmiş olursunuz. Kalkar kalkmaz hayat binbir seçeneği da­yar burnunuzun ucuna... "Ne giysem" telaşından, öğle yemeğinde "Ne alırdınız" diye başucunuzda biten garsona, "hangi kanal­daki filmi izlesem" kararsızlığından, "bize oy verin" diye bağrışan partilere kadar herşey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar.
      Yastığınıza teslim olmuşsanız, belki dışarda ışıl ışıl bir günden vazgeçmiş olursunuz. Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz. Belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız İzmir köf­teden daha lezzetlidir. Ya da öbür kanal­daki film, o anki ruh halinize daha uygun­dur.
      Ama yaşam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez. Geri dönüp, o günü gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yaşama şansınız yoktur.

      Bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey, seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır.
      Ama neyin değerli olduğunun kararı da yine size aittir.

      Ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray, ba­zen şöhret sahnesinin parıltılı neonları da olsa, çoğu zaman gözünüz hiç arkada kal­maz.

      Çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz kadınla pay­laşamadığınız bir saray sizin borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir.

      Hayata bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz, bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz.

      Herşeyin sıradanlaştığı bir dünyada ba­zen kaybetmek en doğru seçimdir.

      ... ve o dünyada en yerinde tercih; vazge­çiştir."

      Can DÜNDAR

      1 Ocak 2010 Cuma

      ..ve bir ilan

      Bir gazete ilanı:


      Tüm zorluklar karşısında


      Çetin CEVİZ olacağınız...


      FINDIK kabuğunu


      doldurmayacak sebeplerle


      Kendinizi üzmeyeceğiniz...


      FISTIK gibi


      bir yıl dileriz.




      Sizce kim vermiştir bu ilânı?


      Evet, bildiniz:

      :)))

      Ben bu dileklere yürekten katılıyorum.

      Reklamcılarını da kutluyorum.

      31 Aralık 2009 Perşembe

      bir yıl biterken*

      Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
      Işığı gördüm, korktum.
      Ağladım.

      Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
      Karanlığı gördüm, korktum.
      Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
      Ağladım.

      Yaşamayı öğrendim.
      Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
      Aradaki bölümün,
      Ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

      Zamanı öğrendim.
      Yarıştım onunla...
      Zamanla yarışılmayacağını,
      Zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

      İnsanı öğrendim.
      Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
      Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

      Sevmeyi öğrendim.
      Sonra güvenmeyi...
      Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
      Sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

      İnsan tenini öğrendim.
      Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
      Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

      Evreni öğrendim.
      Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
      Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

      Ekmeği öğrendim.
      Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
      Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
      Bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

      Okumayı öğrendim.
      Kendime yazıyı öğrettim sonra...
      Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

      Gitmeyi öğrendim.
      Sonra dayanamayıp dönmeyi...
      Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

      Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
      Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
      Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

      Düşünmeyi öğrendim.
      Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
      Sonra sağlıklı düşünmenin
      Kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

      Namusun önemini öğrendim evde...
      Sonra yoksundan namus beklemenin, namussuzluk olduğunu;
      Gerçek namusun, günah elinin altındayken,
      Günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

      Gerçeği öğrendim bir gün...
      Ve gerçeğin acı olduğunu...
      Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da“lezzet” kattığını öğrendim.

      Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

      Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
      Olur ya...
      Kalp durur...
      Akıl unutur...
      Ben dostlarımı ruhumla severim.
      O ne durur, ne de unutur ...



      * kimi kaynaklarda Mevlana, kimi kaynaklarda Can Dündar imzalı bu sözlerle veda edelim 2009'a...

      3 Aralık 2009 Perşembe

      anlayana...

      İnternet yok!

      İş anlamında hayatımızda ne büyük yer kapladığını, kesildiği anda hissettiğim boşluktan anlıyorum.

      Sabah beri ne yapacağımı bilemeden dolandım, durdum... Sonra "biraz temizlik yapayım pc'mde" dedim, masaüstüm yine almış başını gidiyordu çünkü... Biraz derledim, toparladım ama o da bitti...
      "En iyisi" dedim, "biraz yazayım, internet gelince de yayınlarım".

      Biraz önce sabah kahvemi içerken, bir yandan da dün hissettiğim duyguların bugün iyice hafiflemiş olduğunu düşünüyordum. Zaten bu inişler çıkışlar olmasa, hayat da yaşanılmaz olmaz mı?

      Dün o ruh halinde çok kızgın ve kırgın olduğum birine ulaşmaya çalıştım. MSN'de çevrimiçi görünüyordu. Bir iki hal hatır cümlesinden sonra bekledim, cevap yazacak, ben de içimi dökeceğim ama cevap yok... "Demek pc başında değil" dedim. Sonra iş güç unuttum gitti... Akşamüzeri cevap geldi, "iyiyim, sen nasılsın... bilgisayarı açık bırakıp çıkmışım, dönünce gördüm iletini..." Okudum ama cevap yazmadım... Zaten bu sefer de ben çevrimdışı göründüğüm için, "yok" olmak işime geldi. İçimdeki kırgın ve kızgın "ben" tamamen olmasa da biraz sakinlemişti gerçi ama içimden ne sabahki gibi O'na çıkışmak ne de halini hatırını sormak geldi. Kapattım MSN'i...

      Sonra...
      Sonra şöyle bir yazı çıktı karşıma bir konuyu araştırırken:

      "Bu hayatinizi değiştirecek.90/10 sırrı inanılmazdır! Çok azımız bunun farkındadır.

      Sonuç Pek Çok insan gereksiz yere stresten, dertlerden, problemlerden ve bas ağrısından acı çekmektedir.
      Bu sır nedir?


      Hayatin %10u, sizin başınıza gelenlerden oluşur. Hayatin diğer %90ina ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.

      İnsanlar anlamsız şeyler söyler ve yaparlar. İnsanlar hasta olurlar. Arabalar bozulurlar. bir seyler olur, bütün planlarımızı alt üst eder. Trafikte bir sürücü canimizi sıkabilir v.s. Bu %10luk kısım tamamen bizim kontrolümüz dışında gerçekleşir.

      Diğer %90lik kısım farklıdır. Diğer %90lik kısmı siz belirlersiniz. nasıl? Olaylara yaklaşımınızla!
      Bir örnek verelim:


      Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, kahve fincanına çarpıyor ve bir fincan kahve gömleğinizin üzerine dökülüyor. Biraz önce olan olay üzerinde hiçbir kontrolünüz yok
      Sonradan olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek.

      Lanet ediyorsunuz. Kahveyi üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde kızınızı azarlıyorsunuz. Kızınız üzülüyor ve ağlamaya başlıyor. kızınızı azarladıktan sonra esinize donuyor ve kahve fincanını masanın kenarına Çok yakın koyduğu için eleştiriyorsunuz. Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor. öfkeyle üst kata çıkıyor ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz. Aşağıya indiğinizde kızınızı, ağlamaktan dolayı kahvaltısını bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz. Kızınız otobüsü kaçırıyor. Esinizin ise gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz. Geç kaldığınız için, saatte 90 km hız sınırlaması olmasına rağmen saatte 120 km hızla gidiyorsunuz. 15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini astığınız için ödediğiniz 60 milyonluk trafik cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz. Kızınız size Hoşça kal demeden binaya koşuyor. Ofise 20 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu anlıyorsunuz. Gününüz korkunç bir şekilde başladı! Devam ettikçe kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi dört gözle bekliyorsunuz. Eve ulaştığınızda esiniz ve kızınızla olan ilişkilerinizde araya sıkıştığınızı sanıyorsunuz.

      Neden?
      Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak!

      Neden kotu bir gün geçirdiniz?
      A) Kahve sebep oldu

      B) Kızınız sebep oldu
      C) Polis sebep oldu
      D) Siz sebep oldunuz

      Cevap D şıkkı. Kahvenin dökülmesinde sizin bir kontrolünüz yoktu. Sizin gününüzün kotu geçmesine o 5 saniye içindeki davranışlarınız sebep oldu.

      Olabilecek ve olması gereken ise şöyleydi:

      Üzerinize kahve döküldü. Kızınız ağlamak üzere. Siz nazikçe Tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek diyorsunuz. Havluyu kaptığınız gibi üst kata çıkıyorsunuz. gömleğinizi değiştirip, evrak çantasını aldıktan sonra Aşağıya iniyorsunuz ve ayni anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini görüyorsunuz. Kızınız geri donup el sallıyor. Siz ve esiniz ise gitmek için birlikte çıkmadan önce öpüşüyorsunuz. 5 dakika önce ise geliyorsunuz ve çalışma arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz. Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında konuşuyor.

      Farka bakin!

      İki farklı senaryo. İkisi de ayni başladı. İkisi de farklı bitti.

      Neden?

      Nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak. Gerçekten olanların %10unda hiç bir kontrolünüz yok.
      diğer %90i ise sizin tepkinizle belirlenir."


      İşte böyle... O karmaşık duygular içindeyken karşıma çıkan yazıya "tesadüf" demek mümkün mü?

      2 Aralık 2009 Çarşamba

      havada bulut yok...

      Bugün kendimi biraz tuhaf hissediyorum. Aslında bir süredir böyle de bugün iyice tavan yaptı sanki. Havadan da değil, dışarısı günlük güneşlik... Ama hüzün var içimde, burukluk, biraz da küskünlük... Çok kırılgan hissediyorum. Bunların hiçbir özel bir sebepten değil veya hiç sebepsiz değil... Birikim olabilir mi? Olabilir. Sadece bir yer var, huzur bulacağım. Ama o yere giden tren çoktan uzaklaştı. Peşinden gidiyorum ama yetişebilmem mümkün mü? Yetişsem bile, oraya vasl olabilmem mümkün olur mu?



      ***


      "Elif Şafak" demiştim, "Aşk "demiştim, "40 kural" demiştim ya, tek tek yazacaktım ama baktım internette çoktan yerini almış...
      Bana da bunlardan birini alıntılamaktan başka bir şey kalmadı:

      Gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı:

      1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

      2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

      3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

      4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

      5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

      6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

      7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

      8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

      9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

      10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

      11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

      12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

      13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

      14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

      15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

      16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

      17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

      18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

      19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

      20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

      21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

      22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

      23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

      24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

      25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

      26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

      27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

      28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

      29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

      30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.Sufi kusur görmez kusur örter.

      31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

      32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

      33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

      34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

      35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

      36. kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

      37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

      38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

      39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

      40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..


      hamiş: dün "mevlana"yı ve öğretilerini çok seven bir arkadaşım ve annesiyle "Aşk" üzerine bir kaç kelam etmek istedim ama baktım ki "bir konudan alınan lezzet, herkesin nasibi kadar"... Sustum!

      16 Kasım 2009 Pazartesi

      gıda terörü

      Az önce posta kutuma PDA grubumdan gelen bir maili paylaşmak istiyorum:

      ****************

      "Değerli dostlar,

      Ben inşaat mühendisi olmakla birlike yaklaşık 18 yıldır yemek sektöründeyim. Yemek Sanayici ve İş adamları Derneği başkan yardımcısı, Ankara Sanayi Odası gıda komite üyesiyim.

      Bu sürede öğrendiklerimi yazmaya sayfalar yetmez. Ancak birkaç bilgi aktarırsam ne demek istediğim daha iyi anlaşılır:
      • "Soya Kıyması" adıyla satılan ürün yağı alınmış soya küspesidir. 25 Kg torbalarda kg fiyatı 1,5 tl civarındadır. Kullanırken ılık suyla ıslatılır 1 kg soya kıyması 3 kg su emer. yani kullanım fiyatı kg da 50 krş tan aşağı olur. Gerçek etin 20 tl/kg olduğu yerde tabiiki bunu önce sermaye kullanır: maret, pınar vs gibi hazır "tıpkı annemin köftesi gibi" köftelerin tamamı soya katkılıdır. şirin gözükmesi içinde mix kıyma, soya proteini vs. gibi farklı isimlerle ambalaj üzerinde yazılmaktadır. yani et diye soya küspesi satıp, annemin köftesi gibi aynen diye reklam yapıyorlar.
      • BİTMEDİ: bu soya zımbırtısı granül veya toz halinde , beyaz , açık kahve, koyu kahve , kırmızı, yeşil renkleri vardır. tadı nötüre yakındır. cevizle karışıp baklavaya, kıymayla karışıp köfteye , unla karışıp ekmeğe, keke vs. ye giriyor.
      • Marine kuşbaşı diye bir et satılıyor şimdi , normal kuşbaşı etten ucuz. bir özel kimyasal karışım suyla ete emdiriliyor. % 20 su basılıyor ete , böylece fiyatı ucuzluyor. ancak bu tuzlar sizin kalp, şeker, tansiyon vs , rejimlerinize zarar verirmi bilmiyorsunuz. yemeğe tuz atmıyorsunuz, ama başka tuzları bilmeden yiyorsunuz. yemek şirketinizin et giriş faturalarında "mix kıyma" ve " marine kuşbaşı " var mı, bir kontrol edin bakalım.
      • PEYNİR ALTI SUYU TOZU: Adı üstünde, peynir üretiminde kalan su sıcak plakalara püskürtülüyor, buharlaşma sonucu elde edilen toz işte. nerede kullanılıyor? peynirli çizi de peynir mi var zannediyorsunuz. tüm bisküvi ve kek sektörünün birinci sınıf dolgu maddesi. kg fiyatı 50 krş gibi bişeydi.yediğiniz bisküvit, kek, kraker vs paketlerin üzerini bir okuyun bakalım içinde şeker ve un dışında tanımadığınız kaç kalem malzeme var. bir top keki toptancısı 15 krş a satıyor. anam-babam usulü un,yumurta ve yağ ile yapsanız 30 krş malzeme maliyeti var, ambalaj, üretici karı, nakliye ve toptancı karı vs eklenince nasıl o fiyata satılabiliyor? çünkü kek değil kek benzeri kimyasal bir şey alıp yiyoruz. paketin üzerini okuyun anlarsınız.
      • bezelyenin kurusu öğütülüp fıstık süsü verilerek tatlılara konuyor.
      • pul biberin, karabiberin, kimyonun vs ektractı var, kilosu 5 tl ye satılan sucuklarda gerçek baharat mı var sanki. bazılarında zaten sucuk benzeri ürün yazıyor.
      • bir danadan 25-30 kg sinir çıkıyor . -40 derecede dondurup öğütüyor sinir unu yapıyor sosise basıyorlar. şarküteri ürünlerine dikkatli bakın. %100 dana diyor, dana eti demiyor, anlayın işte.
      • tavukların boyun , taşlık, kanat ucu vs gibi ticari değeri olmayan her yeri kemikleriyle öğütülerek "mekanik kıyma " isimli bişi yapılıyor. tüm tavuk sucuk ve salamlarında bu var, siz tavukların göğüs etlerinin kıyma yapıldığını sanıyorsanız fena yanıldınız.

      Bütün bu işler T.C.Tarım ve köy İşleri Bakanlığı izni ile yapılıyor. Tamamen ve her yönüyle gıda terörünün cenneti olan yurdumuzda izinle bunlar yapılırken siz varın kaçak yapılanları düşünün,

      Bütün ekmeğe tavuk döner 2 tl , yarısı işkembe,

      ööööffffffffffff, sıkıldım gene...

      GDO ne ki o daha yeni farkedildi, devede kulak bile değil. bugünkü hürriyette yılmaz özdil'i okuyun oda iyi dokundurmuş. Bunlar işin yemek faslı, daha gıda ambalajları var, koruyucular var vs.kıyamet kopuyor da bizim gıda mühendislerimizin sesi soluğu yok ortada, bir garip yemekçi inşaat mühendisi çarşı pazardan topladığı bilgileri ortalığa döküyor.

      sevgiyle kalın,
      S.Erler "

      ***************

      İşte böyle...

      Gerçekten hâla şaşırabildiğime şaşırıyorum ben artık...

      Bütün bunlar icebergin sadece görünen ucu ve bizler de sadece hakettiğimizi yaşıyoruz, maalesef! Araştırmaz, öğrenmez, uygulamazsak, bize ne verilirse onu yemekten başka da seçeneğimiz kalmaz!

      FSD'de de vurgulandığı gibi, "Çocuklarımız ve Geleceğimiz için, Endüstriyel Gıdaya HAYIR!" diyerek, hiç olmazsa bir ucundan başlayabiliriz...


      15 Kasım 2009 Pazar

      Elif Şafak

      Sabah yazdığım yazıda konu dışına çıkıp, "kadının bir pazarı bile yok, kendine ayıracağı" diyordum ya... Diyordum ama "konu bu değil" deyip, bırakmıştım orada...

      İlerleyen saatlerde gazetelere göz atarken, Haber Türk/Pazar'da Elif Şafak'ın yazısına takıldım ve "hah" dedim, "işte bu!"

      Öyle güzel yazmış ki... İnternette bulamadım ama düşerse buradan paylaşmaya çalışırım. Giriş kısmını ise üşenmeyip alıntılıyorum:

      " Yap-boz 'puzzle' gibi bazı kadınların hayatı. Parçalar bir bütüne tamamlanıyor elbet ama parçalı kalma hali hiç değişmiyor. Bazen kendimi aynı anda havada sekiz top çevirmeye çalışan bir akrobat gibi hissediyorum. Öyle zamanlar oluyor ki toplar uyum içinde dönüyor, muazzam bir dengede, ahenkle. "Vay be," diyorum kendi kendime, "aynı anda ne çok iş yapabiliyorum". Öyle zamanlar oluyor ki bütün toplar sözleşmiş gibi çıkıyor yörüngeden, hepsi paldır küldür kafama iniyor. Hiçbir şeyi tam yapamıyorum."

      diyor Elif Şafak ve ne güzel tercüman oluyor tüm duygulara...

      14 Kasım 2009 Cumartesi

      kıpırdanma başladı

      Dün okuldan gelir gelmez, üzerimi değiştirip yürüyüş bandının üzerine attım kendimi... Eğer bir kaç dakikalığına bile oyalansam, "bir soluklanayım, gazetelere bir göz atayım, şunu yapayım bunu edeyim" desem, yine erteleyeceğimden korktum!

      Yazdan beri vücudumun iyice hamlaşması sebebiyle, "herhalde 3 hızında ancak yürürüm" diyordum ama öyle olmadı... 4.5-5-5.5 hızda fixledim... Gerçekten özlemişim, çünkü zamanım olsa 1 saat daha yürüyebilirdim!

      45' yürüyüş

      15' roller ile pedal çevirme

      20' basen bölgesine masaj (titreşimli masaj aletiyle...)

      Yani 2 gün önce "rüyamda veya hayalimde" yaşadığım gibi...

      Kendime verdiğim sözü tuttuğum için mi, spor yapmanın endorfin salgıladığı gerçeğinden midir bilinmez, bir mutluydum bir mutluydum dün gece...