hayattan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayattan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2011 Cumartesi

12/90

Meyve Günü ile 3. periodun sonuna geldik.

Sabah 9.00'da içebildim meyve suyumu.

Bugün cumartesi ama annelerin tatili yok ki! Gerçi çocukların da öyle ya...

  • 8.00'de büyük oğlanın (1 numara) cilt doktoruna vermesi gereken tahliller için hastanenin lab. git. İşlemleri hallet, kan verme sonrası sonuçları bekleme (çocuk kursa yetişecek), doktor muayenesini bitirsin, eve dön..
  • Eve çıkmadan aşağıda bekle,  1 numara eve çıksın; kahvaltılarını bitirmiş ve hazırlanmış kardeşlerini göndersin.
  • 2 numarayı basketbola, 3 numarayı da dersaneye bırak, eve dön.
  • Kahvaltısını bitiren 1 numara hazırlanırken, sen de kahvaltını yap: meyve suyunu iç.
  • 1 numarayı derse bırak, hastaneye git. Lab.'dan sonuçları al, doktora göster, reçeteyi al. Bu arada "sistemde yanlışlık olmuş" diyen veznedeki kızı tekrar ziyaret et, yeniden işlem yapılmasını bekle.
  • Eczaneye git, reçetedeki ilaçlardan olanları al, olmayanlar için öğleden sonra tekrar uğramanı isteyen eczacıya "tabi ki" de...
  • Eve gel, evi biraz toparla, meyve+badem tabağı hazırla, ye, çık.
  • 1 numaranın kullanacağı nemlendiricilerin satıldığı bir başka eczaneye uğra, "nemlendirici+dudak koruyucu" kampanyasının sonuna yetiştiğini öğrenip sevin; 3 kutu birden al. Oradan basketbol kursundaki 2 numarayı almak için komşu ilçeye geç, çocuğu al, eve dön.
  • Öğleyin kursu biten 3 numarayı alıp karnını doyur. Özel derse bırak. Eve gel, meyve ye. Ev işlerinden en acillerine el at. Küçük oğlan pasta istemişti ama vakit yok, "ıslak kek" de idare eder. Fırın ısınmışken bir de peynirli poğaça olsun; ikindi çayına..
  • Öğleden sonra 1 ve 3 numaraları toparla, eve dönmeden eczneye uğra, sipariş ilaçları al, eve dön. Poğaça ve ıslak kek ile çay zamanı; mutluluk zamanı! Çocuklar yerken mutlu ol, sen de kuru kayısının içine koyduğun bademlerle çayını iç.
  • Ev işlerine devam, akşam yemeğini ayarla. "Acil" bakılması gereken mail için bilgisayarın başına geçmişken; "ütü de akşama kalsın" deyip, bloguna da post gir.
  • Akşam yemeği... Sonrası tempo bitti mi?
  • 19:00'da 1 numarayı futbola, 19:30'da 2 ve 3 numarayı komşu ilçeye yüzmeye götür. Eve gel, ütü yap, çocukları almaya tekrar çık. Hepsini toparlayıp eve dönüş saat 21:30-21:45
  • Spor yapmış çocukların vitamin ihtiyaçları: taze meyve suyu... Kaybettikleri enerjilerine takviye: çay+tatlı, vs.. servislerle geceyi tamamla...
  • Kendine son bir meyve tabağı hazırla : 2 kaşık suda tarçınla pişmiş 'ayva' tatlısı. Ye ve Mutlu Ol!
  • 'Baba' gece yarısına doğru şehir dışından döneceğinden, yarınki koşturmayı O'na devredeceğini düşün; daha da mutlu ol!

13 Mayıs 2011 Cuma

güneşli günler

Aylar olmuş uğramayalı sayfama...

Araya pek çok şey girdi; sağlık problemlerimin üstüne blogların yasaklanması da eklenince, süre uzamış da uzamış.

Dün şöyle bir uğrayayım dedim, baktım; banner'ım hâlâ "kış"! Israrla gelmeyen baharı haklı çıkarır gibi...

Ben de hiç olmazsa banner'ımı değiştirmek istedim; belki memleketimden ve içimden gitmeyen soğuk havalar yerini ılık ve güneşli günlere bırakır böylece...

20 Ocak 2011 Perşembe

ilk defa...

Bir yerlere gitmedim, buradayım.

Vazgeçtiğimden veya yine ipin ucunu kaçırdığımdan değil yazamayışımın sebebi; seneye biraz yoğun başladığımızdan oldu kopukluk...

Uzun zaman olmuştur; gripten bu kadar uzun yatmayalı ve ailemizdeki kişileri aynı mikrop sırayla vurmayalı... Neyse, geçti gitti şükürler olsun. Allah dermanı olmayan dert vermesin diye dua ettim hep, "buna da şükür"..

1 Ocak önce hastalık getirdi bana ama arkasından gelen günlerin getirdiği ise "umut ve güzellikler" oldu.

  • Mesela 5 Ocak! İlk defa deneyeceğim bir metodun ilk adımlarının atıldığı gün... Yıllardır sürüncemede olan 'zayıflama projem' için denemeye karar verdiğim yeni metoda ve kendime bir sene süre verdim. Ömrüm olursa, 5 Ocak 2012'de yapacağım bir yılın muhasebesinin özünde "başarı" olması en büyük dileğim.   
İlk defa, yeni bir yıla bu kadar net bir hedefle giriyorum ve ilk defa "bu işe" böyle uzun bir vade tanıyorum. Hayırlısı...
  • Galiba 2011 ilk'lerin yılı olacak benim için. Mesela ilk defa bu yıl, düzenlenen bir çekilişte hediye kazandım :)) Yok yok, milli piyango, loto, toto falan değil! Belki yirmi yıldır; ne piyango bileti alırım, ne toto-loto oynarım. "Emeksiz yemek olmaz, olsa da lezzeti ve bereketi olmaz" bence... Bu bahsettiğim; bir organizasyona katılanlar arasında yapılan bir çekilişte, organizasyona katkı veren bir katılımcının, kendi emeği olan bir çalışmayı, çekilişle bir kaç kişiye hediye etmesiydi. Kazandım! Gerçekten çok mutlu oldum. Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum sevgili Pınar'a :)
  • İlk defa metrobüs'e bindim :) İşim veya sosyal hayatımda şimdiye kadar metrobüse ihtiyaç duymamıştım. Gerçekten büyük kolaylıkmış. Bu seneki kararlarımdan biri de; mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarını kullanmak. Bunun için ilk defa "akbil" aldım :) Hatta bu hafta sonu gerçekleştireceğimiz 'şehir turu' için de, "otobüs/tren/vapur/metro/metrobüs"-artık ne uygunsa- kullanacağımız bir program yaptık. Bir tek minibüsleri hiç sevmiyorum! "İstisnalar kaideyi bozmaz!" ya; 'kural tanımazlık ve trafikteki diğer araçlara saygı' konusunda en zayıf halkadır toplu taşıma araçlarının içinde..
  • Brezilya Keratini yaptırdım ilk defa! Hani kalıcı fön olarak da bilinen uygulama. Aslında saçlarım düz ama çok sert bir yapısı var, zor bir saç... Şimdi; yıkıyorum, fön makinesiyle -sadece- kurutuyorum ve çıkıyorum. Çok ama çok memnunum :))  Dikkat! "Orjinal Brezilya Keratini kullanılan salonları tercih edin, İsrail mallarından kaçının" diyorlar...
  • A, bir de ilk defa Almanca öğrenme isteğimi hayata geçirdim. Her akşam 1 saat çalışıyorum; kitaplar, dvd ve tabii yardımcı hocalarım 'çocuklarım ve eşimin' desteklerini unutmamak lazım :) Aslında önceliği "unuttuğum" İtalyanca'ya vermek istiyordum ama hazır gönüllü hocalar varken bu fırsatı kaçırmak istemedim.

Kısacası 2011 hızlı başladı ama "sağlığın her şeyden önemli olduğunu; sağlık yoksa, gerisinin boş olduğunu" hatırlatarak başladı... Bu sebeple, grip salgınının çok yaygın olduğu şu günlerde öncelikle sağlıklı günler diliyorum herkes ve ailem için...



***



edit: "... bir sene süre verdim bu yeni programa" demişim ama devam edemedim! Sebepleri çeşitli; öncelikle inanmayı başaramadım! Sonra zamanlama harikası olarak, gittim; ne zamandır istediğim pastacılık kursuna kayıt oldum. Gerçekten dengesizlik şaheseri bir davranış; hem zayıflamaya para dök, hem pasta kursuna! E, n'oldu? Nefis pastalar yapınca, tabi ki bir güzel de yedim! 2011 yeme içme bakımından "sınır" sözcüğünün lûgattan kalktığı bir yıl oldu. Freni patlamış kamyon misali, önüne geleni silme-süpürme; arada 2-3, bilemedin 4-5 günlük mini diyet serpmeleri ile geçen aylar... Sonuçda 45 yılın rekoru bir kilo ile 2011'e veda (17.12.2011) !

31 Aralık 2010 Cuma

son söz

Az önce Mehtap'ın yazısı düşündürdü yine; "yarın ne kadar yeni?"

Ne güzel bir soru, değil mi?

Yarın Ne Kadar Yeni?

Yarın Ne Değişecek?

Yarın Bende Ne Değişecek?

Yarın önemli! Her yeni günün olduğu kadar...

Ama bunun bilincinde olarak yaşarsam ve hayatıma geçirirsem kıymeti var, yoksa sıradan ve birbirinden farksız geçer günler, değil mi?

"Bugünü düne eşit olan zarardadır" sözünü yaşayabilirsem; gece başımı yastığa koyup da günün hesabını yaparken "bir arpa boyu da olsa" yol aldığımı hisseder ve huzurla uykuya dalabilirsem, ertesi güne "dahası için" uyanmaz mıyım?

Az önce kırdığım kalp için pişmanlık duyup, 2 gün veya 1 hafta sonra yine aynısını yaparsam, değişim ve gelişimden söz edilebilir mi?

Değişmek ama daha da önemlisi gelişmek için çok çalışmak lazım ama ondan da önce "istek" ve "kararlılık" gelir. Peki bu istek ve kararlılığı sağlayacak ve diri tutacak güç ne olacak?

O güç içimde aslında!

İNANÇ içimdeki gücüm benim! Zaman zaman saklansa da , oradan tutup çıkaracak ve bu yolculukta bir daha saklanmamasını sağlayacak bir şey lazım...

2011'in gelmesine saatler kala, kafamın içinde binbir düşünce! Her yılın son günü olduğu gibi; içimde hüzün ve sevinç mozaiği yumak olmuş, pastel ve canlı renklerin yansımalarında dans ediyor. Umut ise her zamankinden daha fazla yer kaplamış durumda, "bu sefer başka"yı daha çok hissettiriyor! Derken Mehtap'ın yazısı ve o yazıya yorum bırakırken aklıma gelen sözler, "işte bu!" dedirtiyor bana...

İnancımı körükleyecek iki söz;

"çok yemek, çok uyumak, çok konuşmak" insanın gönlünü öldüren üç şey imiş ya,

"az ye, az söyle, az incit" Mevlana öğüdüymüş ya...


Dahası söze gerek var mı ki?

30 Aralık 2010 Perşembe

2010 giderken...

"2010 için şükrediyorum."

Nefes almaya devam edebildiğim, bazı sağlık sorunlarım olsa da, sevdiklerim hep yanımda ve destek olduğu için;

Çocuklarım ve eşim yanımda ve sağlıklı oldukları için;

Annem, babam, kardeşlerim ve sevdiklerimle; kâh mutlu kâh üzüntülü de olsa, "hep beraber" bir yıl daha geçirdiğimiz için;

Paylaşmanın yüksek hazzını tadabilme fırsatlarını önüme çıkardığı için;

İş'le ilgili kendimi geliştirme fırsatı için;

Başarılı ve verimli bir yıl olduğu için;

Hiç bilmediğim konuların kapıları açıldığı ve ben de başkalarına bilmediklerini aktarma fırsatı bulabildiğim için;

Kendi iç hesaplaşmalarımdaki "+" / "-" dengesinde, "+"'lar ağır bastığı için;

Bir işi "sadece istediğim için" yapma ayrıcalığına ve keyfine sahip olduğum, "istemediğim" işler için ise sabrını verdiği için;

"Farkında olarak yaşamayı" kısmet ettiği ve öğrettiği için;

"insanlara güven" konusunda gittikçe zayıflayan inançlarımı, 2010'un şu son günlerinde üst üste yaşattığı sürprizlerle tekrar yeşerttiği için,

ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM.


Ve 2011!

Her ne olursa olsun, hayat ne getirirse getirsin; umut etme ve şükretmeyi benden ve sevdiklerimden esirgeme!

Bu sene hem ruhen, hem bedenen "zayıflamayı", yani "arınmayı ve tüm fazlalıklarımdan kurtulmayı" çok istiyorum. Bunun için çabalarımın sonuçsuz kalmamasını, düşe kalka da olsa hedefime varmayı ve 2011'in bilançosunda bunun için de "teşekkür" edebilmeyi diliyorum senden Allah'ım...

. . .

Sağlık, huzur, başarı, bereket, umut ve bunların getireceği mutlulukla dolu bir yıl olsun herkese...

18 Aralık 2010 Cumartesi

aynada ben

Bugün cumartesi ve uzun zamandır ilk kez evimdeyim.

Bunun için midir bilinmez ayrı bir hoşluk var içimde. Evimi seviyorum. Hele bir de yetiştirecek işler, beni strese sokacak sorumluluklar yoksa (mesela ev temiz, çamaşır-ütü sorunu halledilmiş, misafir gelme ihtimali yok, akşama yemek planlaması yapılmış ve bir hazırlık gerekmiyor, vs), yani gün benimse daha da seviyorum evimi ve başlıyorum "ne gibi değişiklik yapsam" diye düşünmeye...

Evin herhangi bir odası o gün nasibini alabilir; ya bir koltuğun, ya da bir dolabın yeri değişir büyük ihtimalle... Veya dolapların içi "yeniden ve farklı şekilde" düzenlenir (gerçi bunu son zamanlarda sadece kendi dolabıma yapıyorum çünkü aradıklarını bulamadıkları gerekçesiyle çocukların homurtuları yüksek sesle çıkar oldu :)

Eğer çok enerjik ve keyifliysem, "saklı bahçem*"i ziyaret ederim.

*İptal ettiğim tuvalete raflar, vs. yaptırdım ve küçük bir ardiye haline getirdim. Orası "benim" saklı bahçem! Benden başka kimse girmez, girmeye de teşebbüs etmez zira "atma özürlü" olduğum için zaman zaman "çöp oda" olmasına ramak kala kurtardığım bir yerdir orası.

İşte keyifli olduğum bir zamanda da orayı temizlemeye girişirim. İşim bittiğinde çöpe giden poşet sayısı o günkü performansımın ölçüsüdür :))

Biraz önce "3 yarım meyveli meyve salatası+3ceviz+7-8 küçük siyah kuru üzüm"den oluşan ara öğünümü yedim. Küçük hobi balkonumu ve oturma odamı "yeniden" düzenleyeceğim öğle yemeği saatine kadar... Sanırım bu hafta IKEA'ya gitmem gerekecek. DVD'ler için portatif raflardan almam lazım. Bizim marangoza sordum, deli bir fiyat çıkarttı. Gerçi IKEA'dan alınanlar için de montaj derdi var ama seviyorum bu işleri neyse ki... 2 haftadır elimde çekiç, çivi, metre; duvarları revize ediyorum, daha doğrusu duvarlardaki resim, tablo, tabak ve benzeri aksesuarları yeniden yapılandırmayla haşır neşirim :)

Gerçekten seviyorum bu işleri. Sorarlar ya, "bu mesleği seçmeseydiniz, ne olurdunuz?" diye.. Eğitimini aldığım meslek ilk hedefimdi ve Allah yardım etti, kazandım, okudum. Ama olmasaymış da severek yapacağım daha nice iş sayabilirim şimdi. Fakat uzun soluklu olur muydu, işte onun garantisi yok! Çünkü bir şeyi "ben istediğimde ve istediğim zaman" yapmalıyım. Zorlama zamanlara sıkıştırılmış işler beni boğar. Bunun için de "hobisini meslek olarak yapanlara" gıpta ettiğim anlar oldu ama hemen çark ettim. Çünkü iş gönüllülükten zorlamaya dönecek, bu da benim için "çöküş" demek!

Bu yüzden "feci kararsızlığımla" seçtiğim hobimi, "ayran gönüllülüğümle" her an terketme ihtimalim varken, bunu bir de meslek/iş olarak lanse etme gereksizliği(!) ortada...

Biliyorum tuhaf bir yazı oldu ama sebebi var... Mehtap sayesinde tanıştığım burçdaşıma "ben nasıl bir teraziyim"e örnek olsun diye yazılmış bir yazı bu... Hepsi bu değil tabii ama şimdilik yeter! Terazi olmayanlar ve/veya terazi burcuyla ilgilenmeyenlere tuhaf bile gelebilir. Çünkü mantık/ölçme-biçme her zaman ve her konuda işe koşulsa da zaman zaman mantıksız/anlamsız işler de benim beceri alanımdadır :((

:))

Sevgili burçdaşım, bakalım bu burcun bendeki yansımaları sendekiyle örtüşüyor mu?

Sevgiyle, iyi bir hafta sonu olsun...

25 Haziran 2010 Cuma

sezon finali

Oğlum bugün karne alıyor. O'nu geçirdim okuluna sabah erkenden, sonra da yatmadım. Uzun zaman oldu yazmayalı; ya hayatın kendini tekrarlayıp durmasından ve yazacak yeni bir şey olmadığından veya hastalıklar her şeyin önüne geçtiğinden, yazılmamıştı. Şimdi yine yeni bir dönemeçteyken, buraya da notlar düşmeli ki geleceğe iz olsun...

Şimdi yağmur başladı. Hava öyle güzel ki... Bazıları için "kasvetli"dir böyle havalar ama ben severim. Yaprak kımıldamıyor, yağmurun tıpırtaları ağaçların yapraklarında ses buluyor. Martıların ara ara yükselen çığlıkları ve uzaktan gelen dalga sesleri de olmasa, sessizliğin sesini dinleyebilecek insan.

Bahçemdeyim. İki kat hırka giydim, bir de üzerime polar battaniye sarmış oturuyorum. Haziran 25 ama ben yine üşüyorum. Olsun, ben bu havaları çook seviyorum.

Çok uzun süreli oturamıyorum hâlâ daha. Belim geçmedi, bacağıma vuran sancılar da... Bu aralar ataklar biraz azaldı gibi, ya da -yeni gitmeye başladığım- "ağrı tedavi merkezi"ndeki tedavimden dolayı böyle hissediyorum.

Bir arkadaşım tavsiye etti bu yeri. O'na da gittiği bir prof. önermiş. Daha yeni  başladım, o yüzden yorum yapamıyorum. 10 seansın sonunda yazabilirim ancak ne kadar işe yaradığını. Ama şunu paylaşabilirim:
ilk seanstan sonra baktım hareketlerim çok rahat, ağrılarım azalmış gibi, kalktım biraz iş yapmaya... o arada sandalyeye çıkıp, düşen asmayı bağlamak istedim, tam inerken de ayağım takıldı ve yumuşak bir iniş yaptım sandalyeden ve yine "ah! belim!" deyip iki büklüm kaldım :((
Tabii böyle davranmamak lazım, tedaviyi sabote edecek davranışlardan kaçınmak lazım... Doktorum da dün kızdı zaten ve "bu süreçte dikkatli olalım" diye nazikçe uyardı.

Doktorumun dediği bir şey daha var: "kilo verelim"

"Ah, verelim verelim de nasıl?"

Demedim tabii..

"Evet, tabi.. Ben de çabalıyorum zaten" dedim...

İnce bağırsağımdaki emilimde problem olduğundan, bazı yiyecekleri dikkatli tüketmem veya tüketmemem gerekiyormuş. Meşhur "YORK" testinin bir benzerini yaptı doktorum. Vücuduma yaramayan yiyeceklerin listesini çıkarttı. 2 ay boyunca bu yiyeceklere yaklaşmamam gerekiyormuş. Mesela 'süt ve süt ürünleri (az miktarda keçi peyniri olabilirmiş), zeytin, karpuz, patlıcan' var ki listede, "peynir ve zeytinsiz kahvaltı mı?" veya "karpuz ve patlıcan yemeden yaz nasıl geçer?" diye sormak istedim ama sormadım. "Buna da şükür "deyip geçtim.

Doktorumun önerisi  "açlık ve yokluğunuzu dinleyerek" beslenin şeklinde. Hani 2007'de benim çok sevdiğim ama sonrasında aç kalma süresini dengeleyemeyip, çok aç kaldığım için mide sorunları yaşadığım DKZ sistemi vardı ya, işte aynı söylem burada da var:

  • Açlık/Tokluk duygumu geliştirecek ama bu sefer midemde kazınma başlayınca ertelemeyecek, ya bir parça ekmek veya meyve ile hafifçe geçiştirmeye çalışacağım,
  • gerçekten acıktığımda "önce mutlaka 1 bardak su ve sonrasında salata ve sebze yemekleri ve sonrasında da istediğim şeylerden ama doyana kadar" yiyeceğim.
  • Gıda intoleransı testinde çıkanlardan 2 ay uzak kalacağım. Sonraki 6 ayda da bunları sınırlı tüketerek, sistemimi revize edeceğim.
  • Meyve tatlı yiyecekleri açken yiyeceğim.
  • Protein ve karbonhidratı aynı öğünde yemeyeceğim.
  • Kalorisi yüksek gıdaları tadımlık olarak yavaş ve az yiyeceğim.
  • Geceleri yemeyeceğim.
  • Haftada 1 veya 2 gün "meyve/sebze/salata/su" orucu tutacağım. Yani bir nev'i detoksu haftalık uygulayacağım. 
  • Hem belim için, hem tüm vücudum için, egzersiz yapacağım.
  • Doğru nefes ve mediatasyon hakkında kendimi geliştireceğim. 
Kendime asıl söylediğim ise; tartıları sandıklara kaldırıp, şu "kilo verme işi"ni beynimden çıkartmak ve sadece sağlığıma odaklanmak. Bunu yaparsam gerisi kendiliğinden gelecek aynı geçen sene olduğu gibi...



Hepsinden öte, bundan böyle "önce can" diyeceğim. Yani demem gerekiyormuş. Nasıl olacaksa... Doktorum "zor ama yapacağız" diyor... "Değişeceğiz! Tüm yaraları, bizi üzenleri, kıranları, birikmişleri, affedemediklerimizi arkamızda bırakacağız ve değişeceğiz!"

Ben de tüm bunlardan ötürü, bu yazıyla "sezon finali" yapıyorum. Yaz boyu nasıl olacağım, nerelerde olacağım belli değil. Allah kısmet ederse, okullarla beraber evime döner, paylaşmaya değer bir şeyler varsa eğer, kaldığım yerden devam ederim.

Herkese gönlünce bir yaz dilerim. Sevgiyle ve hoşçakalın...



26 Mayıs 2010 Çarşamba

hedefsiz olmaz!

Biraz önce Fizik Tedavi'den geldim. Belimden kalçama ve oradan da bacağıma inen ağrı zaman zaman azalsa da, bazen de -şimdi olduğu gibi- beni oturamaz, yatamaz, gezinemez, kısacası iş göremez hale getiriyor. Şu anda o ağrıyor, ben yazıyorum. Hani bozulan TV'leri, bilgisayarları, çalışmayan ankesörlü telefonları yunruklayan tipler vardır ya, ben de onlardan etkilenmiş gibi ama daha çok da içgüdüsel olarak, "iyi geleceğine inanarak", ağrıyan bacağımı yumrukluyorum. Sanki ağrısı azalıyor gibi o anda, sonra zonklamaya devam ediyor yine...

Kaç gündür evdeyim, kâh yatıyorum, kâh oturuyorum... Bilgisayar başucumda ama hiç göresim yok, sadece mecburi banka işleri için, bir de acil cevaplanacak mailler için açıyorum. Açmışken de takipte olduğım bloglara göz atıyorum. Sonra dönüyorum kitaplarıma.

Bu aralar hep okuyorum, hep okuyorum. Okumayı zaten çok severdim ama bir türlü, düzenli bir sistem oturtamamıştım. Bir bakarım günlerce soluksuz, sabah-akşam, arada-derede okurum, bir bakarım haftalar geçmiş ama elime bir kitap bile almamışım. DENGESİZ BEN'e bir örnek bu da... Geçen hafta; arkadaşlarla başladığımız ve 4 hafta süren "Anlayarak Hızlı Okuma" kursumuz bitti, belirli bir ilerleme olduğu için mutluyum ve şimdi hocamızın verdiği "eğitimin kalıcı olabilmesi için 21 günlük egzersiz programı"nı aksatmadan yapmaya çalışıyorum. Bu arada da, yaklaşık 1 ay sonraki buluşmamız için koyduğum "ben şu kadar sayfa kitap okumuş olarak geleceğim toplantıya" hedefimi tutturmak için devamlı okuyorum. Çünkü hocamızın da dediği gibi, "hedefsiz olmaz!" Yan gelip yatıyorum ama bir yandan da hedefim için, ödevlerimi aksatmamaya çalışıyorum.

Bugün bir egzersiz ödevim daha oldu. Bunu da "sabah akşam ve her hareketi 10'ar defa olmak üzere" yapmam için fizyoterapistim verdi. Verdiği hareketler, "streching" tarzı esneme harketleri: hepsi yerde, omurgayı rahatlatmak, bacakları ve bedeni germe & esneme üzerine yapılan yer hareketleri... Şu anda bazıları biraz zorlar gibi olsa da, keyifli... En azından yarım bıraktığım sportif günlerime geri döndüğümü varsaydırıyor bana!!! (sanki çok bi sportif hayatım varmış gibi :)))

Eee, gelelim sadede:

- Diyet işi n'oldu?

- Yandı, bitti, kül oldu!

demek üzereydim kiiii, aklım yine başıma son anda geldi ve geçtiğimiz pazartesi günü itibariyle, Sevgili eski diyetisyenim Güzin Çaltı'nın listeleri ile bu aleme hızlı bir dönüş yaptım yeniden (iyi hissettiğim bir gün, listeyle ilgili tüm detayları yazacağım)...

2005 yılının aralık ayında 101 kg. iken tanıştığım, beni 3 ana ve 3 ara öğünle tanıştıran, "Değişim Listeleri" ile keyifli ve esnek bir program sunarak, zorlanmadan ve aç kalmadan 2006 haziranında 88kg.'ya kadar inmeme destek veren sevgili Güzin Hanım'a teşekkürler buradan bir kez daha...

Sonra ne oldu? Sonra; her zaman önemini vurguladığım ama bir türlü yapamadığım "yaşadığımı, yaptıklarımı içselleştirmek" konusunda çuvalladığımdan, hepsi geri geldi!

Yani, tek suçlu benim!

Daha fazla yazamayacağım, yumruklar fayda etmedi (!), uzanmam lazım... Sadece; yoldan çıkar gibi olsam da, son anda yine direksiyonu "başarıyla" hedefime doğru kırdığımı söylemek istedim...

Sağlıkla kalın...

29 Nisan 2010 Perşembe

işte öyle bir şey...

Pazartesiden beri iyi değilim.

Hem bedenen, hem de ruhen. Bedene iyi gelen -şu an için- dinlenme... Onu yapıyorum bu hafta.

Ruha iyi gelecek şey de -benim için- biraz içe dönme... Biraz dedim ama aslında ne kadar uzun olursa, o kadar iyi...

* * *

Mayısın 4'ü rutin tartılma günü, sonucu yazacağım. O zamana kadar "bu hallerim" de geçer belki...

Listeler (iyi-orta), spor (orta) ve su (çok iyi) ile yoluma devam ediyorum.

Dün "serbest gün" yaptım kendime... "İhtiyacım vardı, iyi oldu" diye düşünüyorum. Bir daha -Mehtap'lı Günler'in 6. haftasının sonuna kadar- tekrarlanmaz en azından.

Sporda yeni bir programa başlıyorum... Araştırmalarımı tamamlayayım, konu hakkında yazılanları iyice okuyayım, paylaşacağım...

Şimdilik, kalın sağlıcakla...

başlıksız!

Hani bahar gelmişti. Ellerim buz gibi. Zira ev de öyle. Bugün güneş yüzünü azıcık gösterdi ama fayda etmiyor, üşüyorum çok. Azıcık elektrikli ısıtıcıyı çalıştırayım dedim, sonra da vazgeçtim. Gidip, bir hırka daha geçirdim sırtıma. Belki geçirir üşümemi...

Pazartesiden beri bir tuhaflık var aslında. Hiç keyfim yok. Evdeyim bu aralar ondan mıdır, yoksa evle ilgili düzende bazı değişiklikler oldu da bu mu etkiliyor ruh halimi, bilmiyorum. İşle ilgili hafta sonu yaşanan can sıkıntıları da sebep olmuş olabilir, ev halkının biri bitip diğeri başlayan sağlık sorunları da... Hepsi geçici aslında, hepsi bir çözüme kavuşur, kavuşacak biliyorum. Eee, ne o zaman?

Sorun başka, sorun derinde.

Evle, kendimle ilgili umudum var, çözümlerini biliyorum, elimde çünkü...

Diğeriyle ilgili ne çözüm, ne umut; varsa yoksa hüzün...

15 Nisan 2010 Perşembe

bakımsız olmanın dayanılmaz ağırlığı

Karar verdim;  biraz daha bakımlı olmak lazım diyet zamanları. Hele bir de rahatsızlığınız da varsa, aman dikkat!

2 gün gezmek bana yaramadı. Evvelki gün başım, dünden beri de midem kötü. Sabah çıkarken, hâlâ ara ara devam eden spazmlar sebebiyle, ne doğru dürüst saçıma başıma bakabildim, ne de üstüme başıma. Ama bakmalıymışım! Çünkü bugün, 1 değil 2 değil 3 değil, karşılaştığım her üç kişiden birine rapor verdim neredeyse.


-Ne o hasta mısın?
-Evet, midem...

-Rengin solmuş, hasta mısın?
-Midem!
(Aslında solgunluk,  cilt doktorunun verdiği 50 faktörlü koruyucu kremin verdiği beyazlık ama detaya girmeye gerek yok)

-Süzülmüşsün, hasta mısın?
-Yaa, midem...
-Kilo da vermiş gibisin???
-Bilmem (söylemek yok)... Her zamanki çabalar devam ediyor ama hastalıktan süzülmüşümdür!

-İyi misiniz? (acıma ifadesi)
-Midem tuttu yine...
-Ayy, belli yüzünüzden...
-Yaa, evet...

Sonuçta; hasta da olsa insan, kesinlikle bakımı ihmal etmemeli. Hele bir de işin içinde, diyet durumları varsa; insanlar "yemiyorsunuz da, betiniz benziniz onun için solmuş" diye yorumluyorlar hemen. Bu sebeple; normal zamanlarda 1 bakımlıysanız, böyle zamanlarda, hele de bir rahatsızlık da geçiriyorsanız, 2-3 bakımlı olmalısınız. "Koyun can derdindeyken...", nasıl olacak bu demeyin; olacak, olmalı! Yoksa, gelen yorumlarla hasta değilseniz bile hasta olabilirsiniz.

14 Nisan 2010 Çarşamba

leylek havada...

Dünkü mecburi mini İstanbul seyahatinden sonra, bugün de annemlerin grubuna takıldım:


Önce Ortaköy'de kahve keyfi;


(o eksik 1 parça çikolata benim tarafımdan ara öğüne binaen yenmiştir :))


Ortaköy'de 1 saat mola ve sonra Emirgan'a doğru yola koyulduk.





... ve nihayet Emirgan :))
(kaç senedir lale zamanı gitmek isteyip gidemediğim...)

 




Köşklerde saat 13:00'e kadar açık büfe kahvaltı devam ettiği ve yemek servisi saat 13:30'de başladığı için, en makul öğle yemeği seçimimiz tost ve çay idi:




İkindi ara öğünümü yanımda götürdüğüm;
  • yeşil elma (1/2),
  • 1 adet kayısı+ceviz ikilisi ve
  • Halk Ekmeğin (bu aralar çok revaçta imiş) fındıklı&üzümlü ekmeği (1/2)
ile yaptım. Aslında; frambuazlı parfe, kestaneli, karaorman meyveli, çikolatalı pasta seçenekleri  çok cezbediciydi ama canım istemedi! Evet, ben de hayret ettim ama öyle... Yavaş yavaş "normalleşiyor muyum" acaba?

Dönüş yolunda "bunu hep yapmalıyız" dedim ablama. Her hafta bir yeri gezelim, keşfedelim, daha evvel keşfedip unuttuysak hatırlayalım. "Tamam, programı sen yap" dedi... Haftaya değil, ondan sonraki hafta başlıyoruz inşallah! Bu Cuma, kuzenlerimle kahvaltıya gidiyorum. Kısmetse, hafta sonunda da arkadaşlarla program yaptık.

Kısacası baharla beraber hareketleniyoruz. Oturmak yok!

Hani bir tekerleme vardı;

Leylek leylek havada,  yumurtası tavada... diye.

Ben de leyleği havada gördüm bu sene :))


13 Nisan 2010 Salı

ah istanbul!

Bu sabah erkenden, kahvaltı yapmadan çıktık evden. Daha önceden eşimle yaptığım pazarlıkla, "sadece çorba içeceğiz ona göre..." tembihleriyle, Üsküdar Kanaat'de çorba içtik. (Daha evvel, saat 10'da yine Kanaat'e bir çorba içeceğiz diye girip, sabah sabah Özbek Pilavı ile bitirmiştik menüyü!)

Sonra randevumuz için tekneyle karşıya geçtik. İstanbul'da bir randevuya yetişmeye çalışıyorsanız ve mesafe da biraz uzunsa; tam zamanında orada olmak nadir bir durumdur. Ya geç kalırsınız, ya da vaktinden önce randevu yerinde olur, beklersiniz. Biz de trafiğe takılmamak için evden erkenden çıktığımızdan, biraz erken bir saatte karşıdaydık ve epey de bir zamanımız vardı. Pazar gezmesine çıkmış gibi yürümeye başladık caddelerde. İnsanların işlerine yetişmek için koşturmalarının, hızlı adımlarının yanında bizim aheste adımlarımız tuhaf kaçıyordu aslında... "Yaya trafiğini aksatıyoruz" dedim eşime, "gel biz de hızlı tempoya geçelim." Eşim teklifime kayıtsız da kalsa, ben hafiften tempo arttırıp, "ben de sizdenim" mesajı verdim etraftaki insanlara :)

Hem dolmuştaki, hem de sonrasında caddelerde koşturan insanların ellerindeki mini poşetler dikkatimi çekti. Kahvaltılarını işyerlerinde yapacaklarını belli eden poşetlerde görünen simitler, poğaçalar; çorbamı içmiş ve doymuş olmama rağmen az daha beni de baştan çıkartacaktı. El arabalarındaki çıtır İstanbul simidinin cazibesine kapılmadan devam ettim yoluma ama envai çeşit unlu mamul satan bir fırının önünde uzayıp giden kuyruğa dahil olmamak için kendimle ciddi(!) mücadele verdim... Derken, bir pastanenin önüne çıkarılmış masalarda oturan insanların önlerindeki tavşan kanı çayları ve su börekleri, son darbe oldu. Eşim "hadi oturalım, bir çay içelim" dedi. Benim de içim gitti ama biliyorum ki sadece çay olmayacak, yanında Allah ne verdiyse getirtecek, "ben yemiycem" dediğimde de "küserim" deyip :)) beni kandıracak! "Hayır, oturmayalım!" dedim. Dedim ama ah içimden geçenler...

Neyse, tüm salvoları başarıyla geçiştirip, sağ salim ve hasarsız randevumuza yetiştik. Dönüş yolunda, yanıma aldığım "yeşil elma ve kayısı bademi" ile ara öğünümüzü yapıp, mutlu mesut ve en önemlisi vicdanen rahat evimizin yolunu tuttuk.

Bu erken saatlerini özlemişim İstanbul'u.. havasını, siluetini, insanların telaşeli koşturmalarını... Zaman zaman kızsam da, "iyi ki burada yaşıyorum" dedim bir kez daha...

27 Mart 2010 Cumartesi

"kafan nerde senin?"

Geçen hafta Mehtap bir süreliğine ara verdiğini belirttiği bir yazı yazdı. Yazı burada.

Yazının bir bölümü şöyle:

"Cok komigim, siyah ceket etek, siyah bej enine cizgili cool wool suveter, bej rengi ipek gomlek, siyah kristal tasli yuzuk filan hersey tamam da, ayaklarimda leopar desenli puf puf terlikler var..."

* * *

Bugün ben de önemli bir programa katılma üzere hazırlanmaya başladım. Saçımı yıkadım, sonra "en iyisi fön çektireyim, uğraşmayayım" dedim. Randevu aldım kuaförümden. Çok acelem var, koşturarak giyindim, makyajım, takılarım, çantam, ayakkabılarım... her şey tamam. Tam kapıdan çıkacağım, asansörü çağırdım. Başımdaki ağırlığı hissettim o an ve elimi başıma götürdüğümde yaşadığım ŞOK! Kapıdan çıkıyorum ve başımda havlu sarılı! Nasıl yani, demeyin. Aynen dediğim gibi! Giyindikten sonra; hem makyajımı rahat yapabilmek, hem de saçlarımın kurumasını engellemek için başıma sardığım pembe havlumu çıkartmayı unutmuşum :(

Bitti mi? Haaayııır! Havluyu çıkarttım, saçlarıma çabucak şekil verdim. Neyse ki, taksiyle gideceğim. Asansöre bindim alelacele. Asansörün aynasından hepsi dikilmiş saçlarımı düzeltmeye devam ederken, gözüm son anda üzerime geçirdiğim tunik-hırkama ilişti. Bu hırkamın ters dikişi moda mı, yoksa, yoksa... Moda falan değil ters giymişim! Haydaaaaa!!! "Nasıl ya? N'oluyor bana bugün?" deyip, cık cıklayıp, gülsem mi ağlasam mı bilemeden düzelttim kıyafetimi ve taksiye koşturdum.

* * *

Çocuklar küçükken dışarı çıkmamız gerektiğinde, hele de zamanla yarış halinde hazırlanmam gerekiyorsa; iki ayağım bir pabuca girerdi! 3 çocuğun farklı ihtiyaçlarına göre; yemeklerini, sularını, meyvelerini ayarla, kıyafetlerini hazırla, oyuncak, ağlarlarsa susturmalık abur cuburları, yedek kıyafetleri, vs. derken mini bir valizle evden çıkmayı başardığımda, 'unuttuğum bir şey var' gibi hissettiğim ve dönüp kendime şöyle bir baktığım çok olmuştur: "Acaba pantalon veya eteğimi giydim mi?" diye... Laf olsun diye değil, ciddi ciddi!

* * *

O zamanki dalgınlıkların sebebi başkaydı, şimdikilerin başka. Mehtap'ın da dediği gibi aslında biraz yavaşlatmak lazım tempoyu. Yoksa; sokağa, başımızda pembe havluyla veya ayağımızda pofidik terlikle çıkmaktan daha hoş(!) sürprizler de yapabiliriz çevremizdekilere mazallah!!!

24 Mart 2010 Çarşamba

seni de mi çarptı?

Etrafımdaki herkesi "bahar çarpmış" durumda... İki kişiden biri "bahar yorgunu"... Yani sordunuz mu, öyle diyorlar!

Dün hava gerçekten de bahar havasıydı, bugün tekrar kış oldu. Epey esintili dışarısı ve soğuk esiyor , hatta yağmur bekleniyor.

Ama ne çarpılmışların, ne yorgunların halinde, tavrında bir değişiklik yok.

Onlar hâlâ bitkin ve depresif!

"Demek ki suç baharda değilmiş" diyesi geliyor insanın!

Ya da atlatması uzun sürebiliyor, kimbilir?

.

Ben de çarpılmış gibiyim ama benimki başka. Adını bilsem söyleyeceğim ama adı yok!

Yıkılmamış, ayakta ama sersem gibi. Yok yok, gibisi fazla, "sersem"!

Evet, sersem haldeyim.

Vücudum beynime riayet etmiyor.

Kafamın içinde bir sürü canlandırmalar resmi geçitte; bazen flash görüntü gibi, bazen slayt geçişi gibi... Hepsi de güzel, pozitif, "haydi bakalım" dedirten cinsten...

Gel gör ki, vücudu kımıldatamıyor bu görüntüler.

Hatta aksi tesir yapıp, hiç birşey yapamamama sebep oluyor.

Üzerimdeki "kal gelmişliğin(!)" (bu tanım için güzel Türkçemden özür dilerim ama bulamadım daha iyi anlatacak bir kelime) ve sersemliğin sebebi budur!

Geçecek tabii ki.

Zaman sadece birazcık zaman...


* * *

Dün bahsettiğim; "3 yoldan hangisi ?" sorunsalımda :) seçenekler 2'ye indi:

  1. Mehtap, yine Mehtap, yine Mehtap [özledim yazılarını:(]
  2. 1 haftalık detoks

DKZ elendi çünkü DKZ'den memnun olmama rağmen vazgeçme nedenim "midem" di. "Acıkmayı beklemek" esasıyla işleyen bu sistem, benim gibi "ülser" şikayeti olan birine iyi gelmemişti.

Bu yüzden yine ve yeniden Mehtap'ın programını uygulayacağım ama "başlama zamanı" konusunda kararsızım.

Neden?

Bu programda ilk 6 hafta çok çok önemli ve asla kaçamak veya düzensizlik yok, olmamalı!

Ama ben gelecek hafta 4 günlüğüne yurtdışına bir iş seyahatine çıkmak zorundayım. Yani programa ana öğün içeriği olarak uysam da ara öğünler ve öğün zamanları olarak uyamayabilirim. Döndükten 1 hafta 10 gün kadar sonra ise bu sefer daha uzun süreli başka bir seyahat olacak. Bu da "ya hep, ya hiç"ci olan beni düşündürmekte. Başladım mı tam olarak yapmalıyım, yarım bırakmamalıyım çünkü...

Off bilmiyorum...

En iyisi yurtdışından önce 2 numara, dönünce 1 numaralı seçeneği alayım hayatıma...

O beklediğim sıçrayış, kendine geliş, uyanış için yarın bol sebze ve sebze suyu, bitki çayı ile dolu bir "arınma" programına başlamak en akıllısı görünüyor şu anda...

Hadi! Hem beden, hem ruh için; başlıyoruz!


10 Mart 2010 Çarşamba

Enerji Otobüsü

 "tüm başaranlara" başlıklı yazımda çok beğendiğim, güzel bir söz alıntılamıştım:

 "Denemekten vazgeçene kadar yenilmiş sayılmazsın."


 Bu söz aşağıdaki kitaptan alıntı idi:

Enerji Otobüsü

Hayatınızı, İşinizi ve Ekibinizi Pozitif Enerjiyle Doldurmanın 10 Kuralı


“Her sabah bir seçim şansınız vardır. O gün pozitif mi yoksa negatif düşünen biri mi olacaksınız? Pozitif düşünmek size güç verir.”

Ken Blanchard


Herkes hayatında birtakım zorluklarla karşılaşır. Ve tüm insanlar, kurumlar, şirketler ve ekipler kendilerini ifade edebilmek ve başarıya ulaşmak için, olumsuzluklarla ve güçlüklerle baş etmek durumundadır. Hiç kimse birtakım sınavlardan geçmeksizin hayatını sürdüremez ve sınavlarda verilecek yanıt da pozitif enerjidir.


"10 dk.’da Enerjinizi Depolayın"  kitabının yazarı Jon Gordon bu kez de hayata geçirilebilir stratejilerle dopdolu bir enerji yolculuğuna çıkarıyor bizleri…


Eğer;

• Gerçek başarıya ulaşmanızı,

• Geleceğe yönelik olumlu düşünmenizi,

• Hayatınızın her anında enerjinizi yüksek tutmanızı sağlayacak on sırrı öğrenmek istiyorsanız,
Enerji Otobüsü’nü sakın kaçırmayın!


“Olumlu ve yüksek performanslı bir organizasyon kurmak istiyorsanız otobüse binin ve bu kitabı okuyun!”

Jeffrey FoxYağmurcu Olmaya Giden Yol kitabının yazarı



HAYAT YOLCULUĞUNUZ İÇİN GEREKEN 10 KURAL

1. Otobüsün şoförü sizsiniz.

2. Tutku, Hayaller ve Odaklanma, otobüsünüzün doğru yolda ilerlemesini sağlar.

3. Hayat Yolculuğunuzu pozitif enerjiyle doldurun.

4. İnsanları otobüsünüze davet edin ve önünüzde uzanan yol hakkındaki hayallerinizi onlarla paylaşın.

5. Otobüsünüze binmeyen insanlar için enerjinizi boşa harcamayın.

6. ENERJİ VAMPİRLERİNE otobüsünüzde yer olmadığına dair yazı gönderin.

7. Coşku, daha çok yolcuyu otobüsünüze çeker ve enerjilerini arttırır.

8. Yolcularınızı sevin.

9. Otobüsünüzü belli bir amaç uğruna sürün.

10. Yolculuğun tadını çıkarın ve eğlenin.



* * *


Bu kitabı okuduktan sonra, ben de kendi yolculuğum için "Enerji Otobüsümün Eylem Planı"nı hazırladım:


1. adım: Vizyonumu  yarattım _ OK

2. adım: Vizyonumu belirlediğim amacımla doldurdum_ OK

3. adım: Hedef Bildirimimi yazdım_ OK

4. adım: Vizyonuma odaklandım_ OK

5. adım: Odak noktamı yakınlaştırdım_OK

6. adım: Otobüse bindim :))

7. adım: Yolculuğumu "Pozitif Enerji ve Coşkuyla" doldurdum


süreç devam ediyor... aşağıdaki maddeler de işleme konacak, zamanı geldiğinde...

8. adım: "Enerji Vampirlerinin Burada İşi Yok" Yazan Bir İleti Gönder (kendim de dahil)

9. adım: Derin çukurları ve zorlukları idare et

10.adım: Yolculuğumdan keyif alıyorum



Tavsiye ederim.

8 Mart 2010 Pazartesi

"kutlu olsun..."




8 Mart bizim evde sadece malum sebeple kutlanmıyor.


Bugün, bizim "biz" olmaya karar verdiğimiz gün olması sebebiyle ayrı bir güzel, ayrı bir özel.


Bu sebeple; şimdi ve şimdilik uzaklardasın ama buradan sana "o günkü" nergislerin kokuları ile dolu sevgimi gönderiyorum...


Her tercih bir vazgeçişti.


Biz birbirimizi seçtik!


6 Mart 2010 Cumartesi

Arada olur bana böyle...

Bakmayın aşağıda yazdıklarıma.

Evet, kendim için istediklerim doğru.

İlk fırsatta, hepsini olamasa da, birkaçını yapacağım...

Ama onun dışında, ben bu yoğunluğu seviyorum!

(ne bu şimdi? tipik terazi dengesizliği mi? :)))

Bilmem olabilir! Yine dengeyi bulmaya çalışırken, dengesizlik yapmış olabilirim. Sevdiğim herkesi mutlu etmek istiyorum ama bu mümkün değil, biliyorum. Ve "başkalarını mutlu etmeye çalışanlar, mutsuzluğa mahkumdur" sözünü de biliyorum.

Doğru/Yanlış tartışılabilir. Ama elimden başkası gelmiyor. Kendimi hep en sona atıyorum, atıyorum... Bazen de sonunda böyle patlamalar yaşıyorum. Ama neyse ki, sık olmuyor, olsa da uzun sürmüyor.

Ben beni bu halimle seviyorum :)))

anlatamıyorum...

Ruhumun dinginliğe ihtiyacı var.

Bu ara, çok koşturuyorum. Ne cumartesim var ne pazarım... Bu tempoda "sadece benim olan" zaman ise, YOK!

Hata, biliyorum...

Dur! demek vakti geldi.

Başağrılarımın artışını bunun göstergesi olarak alıyorum. Sabaha doğru uyandığımda, başım çatlıyordu. Şimdi hafiflemiş durumda ama biraz sonra zonklamaya başlamayacak diyemem... Geliyor, yokluyor, gidiyor!

İş yerimdeyim bugün de. Çalan telefona yetişemedim demin. Annemmiş arayan. Hemen geri döndüm. "Neredesin, araban yok?" dedi. "Sesi biraz kızgın mıydı, bana mı öyle geliyor?" dedim kendi kendime... "Okuldayım anne" dedim...

-"Bugün cumartesi kızım"
-"..."
-"Neyse... Marketten dönüyordum da uğrayıp göreyim, demiştim... Tamam, hadi bak işine!!!"
-"Tamam anne, sağol."

Evet, sesi kızgın!

Haksız mı? Değil.

Bir haftadır görmedim, özlemiş belli. Ben de özledim.

Mazeret kabul edilmez! Evet, ama...


  • Sabah 8.30 akşam 18.00 mesai.

  • Saat 18.00'den sonrası, o saatten sonra eve gelip yapılanlar, klasik "çalışan kadın rutinleri"... Anlatmaya gerek yok aslında, yaşayan bilir... Önce yemek faslı, sonra çocukların dersi ve diğer ihtiyaçları, sonra rutin meyve&çay, vs. servisleri, sonra acil ev işleri, sonra ertesi günün yemeğine dair hazırlık, sonra ertesi güne hazırlanacak yazılar, sonra...


  • Bu arada bir fırsat bulunursa; anne& kayınvalide ziyareti, diğer eş-dostun ise telefonla hatırlarını sorma...

Annem kızmış bana, haklı. Bu hafta da, her zamanki gibi, her gün telefonla konuştuk ama gidip göremedim, O da gelmedi.

"Vakit ayırmam lazımdı" dedim içimden.

Telafisi olmayan kayıplar bunlar.

Evet ama, ben kime kızsam?

O'nun telefonuna yetişemediğim gibi, hayata da yetişemiyorum bu aralar. Bir taraf yarım, bir taraf mutsuz hep. Olayın "ben" tarafı ise hepten yok! Kimse farkında değil.

Bu kadar uğraşma, koşturmada; olayın hem öznesi, hem nesnesi olmak istiyorum biraz da... Yani kendim için de bir şeyler yapmak, aylak aylak dolaşmak mesela, sahilde yürüyüşe çıkmak, sinema veya tiyatroya gitmek tek başıma... Sabahtan akşama kadar battaniyeme sarılıp, yumuşacık koltuğuma gömülmek ve o ne zamandır başlayamadığım kitabımı ara vermeden okuyup, bitirmek... Bir kursa kaydolsam mesela... Ne zamandır "hobim" dediğim bir şeyle uğraşmıyorum, farkında mıyım? Veya -üniversitede 2 sene öğrettikleri ama hafızamda sadece bir kaç kalıp cümle kalan- İtalyanca öğrenmeye devam etsem...


Geç kalıyorum hayata ve bu geçen zamanın telafisi yok, biliyorum.

Biliyorum da, önce "kendime anlatamıyorum"...

24 Şubat 2010 Çarşamba

Yutkunuyorum, yutkunuyorum, boğazımdaki düğüm geçmiyor!

Hava yine bulutlu. O kasvet mi ruhlarımızı daraltan, yoksa içimizdeki karamsarlık hali mi havayı bu hale getiren...

Yok ama geçecek. Mümkün mü gece dönmesin gündüze, karanlıklar yer açmasın aydınlığa...

Sadece zaman lâzım ve sabır... Bu da geçecek, biliyorum. Sadece gücüme gidiyor, üzülüyorum.

Aşağıdan müzik sesi geliyor. Çocuklar sene sonu için folklor çalışıyorlar. Bir kez daha yutkunup, müziğe eşlik ediyorum:


Hoş Gelişler Ola, Mustafa Kemal Paşa
Askerin, Milletin, Bayrağınla Çok Yaşa!