25 Mart 2010 Perşembe

Arınma Günlerim 1

Nihayet, döne döne bir yön tutturdum.

Derler ya, 'Rotası olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez' diye... Aynen öyle!

12 Mart'da bir blog daha tutmaya başladım; ne yedim, ne içtim, neler yaptım, hangi moddaydım, vs... Şimdi bakıyorum oraya yazdıklarıma, daha 15 gün olmamış başlayalı, 3 türlü havaya dönmüşüm.

"Vay canına sayın seyirciler!"

12-15 Mart Mehtap'la,
20-24 Mart DKZ ile,
25-? Mart Detoks ile

yola devam...

Dönüş hızıma ben bile şaşırıyorum.


* * *

Ne demiştik: "Ruh ve Beden Temizliği"

Başladım.

Detay versem mi, yoksa "herkesin temizliği kendine" deyip açmasam mı mevzuyu fazla?

Burada yaptıklarım, sadece benim temizlik anlayışıma göredir.

Kendi bünyeme göre, kapasiteme göre, inancıma göre, vs...

Bir başkasına uymaz. Başkasınınkinin bana uymayacağı gibi...

Geçen sene katıldığım kampta yaşadığım tecrübeyi rehber aldım ama oradaki uygulamaların hepsini de birebir yapmayacağım. Karaciğer, safra temizliği de önemliydi orada... Bunun için sabah akşam "lavman" yapılıyordu. Bir de son günden 1 gece önce z.yağı ve limon içilmişti... Bunları yapmayacağım bu sefer.

Yapacaklarım;


  • bol çiğ sebze, sebze suyu, meyve(sayılı) ile beslenmek
  • doğal ve ev yapımı beslenmek, konvansiyonel gıda almamak
  • et, süt, yumurta, peynir, yoğurt... yani hayvansal gıda yememek
  • siyah çay, kahve, şekerli, boyalı, gazlı içecekler içmemek
  • yeşil çay (demleme usulü) serbest, limonlu veya 1 küçük kaşık bal olabilir (ben balsız içiyorum)... yeşil çayın içine (zahter, tarçın, karanfil...) ne isterseniz ekleyebilirisiniz demlerken.
  • Sabah erken kalkıp, hafif yürüyüş, egzersizler, yoga, esneme hareketleri yapmak (1 saat)
  • Erken yatmak (saat 10.00-10.30)
  • Ruhu da beslemek, sizinki nasıl besleniyorsa...

Kampta her öğün yediklerimizi not almıştım. Doktor kontrolünde yapıldığı için, o listeyi paylaşabilirim aslında...

Şimdi öğle yemeği zamanı:

(Mercimek Çorbası, Z. yağlı bakla, 1 dilim ekmek, Yeşillik)

Yemekten sonra, yazmaya devam.

24 Mart 2010 Çarşamba

seni de mi çarptı?

Etrafımdaki herkesi "bahar çarpmış" durumda... İki kişiden biri "bahar yorgunu"... Yani sordunuz mu, öyle diyorlar!

Dün hava gerçekten de bahar havasıydı, bugün tekrar kış oldu. Epey esintili dışarısı ve soğuk esiyor , hatta yağmur bekleniyor.

Ama ne çarpılmışların, ne yorgunların halinde, tavrında bir değişiklik yok.

Onlar hâlâ bitkin ve depresif!

"Demek ki suç baharda değilmiş" diyesi geliyor insanın!

Ya da atlatması uzun sürebiliyor, kimbilir?

.

Ben de çarpılmış gibiyim ama benimki başka. Adını bilsem söyleyeceğim ama adı yok!

Yıkılmamış, ayakta ama sersem gibi. Yok yok, gibisi fazla, "sersem"!

Evet, sersem haldeyim.

Vücudum beynime riayet etmiyor.

Kafamın içinde bir sürü canlandırmalar resmi geçitte; bazen flash görüntü gibi, bazen slayt geçişi gibi... Hepsi de güzel, pozitif, "haydi bakalım" dedirten cinsten...

Gel gör ki, vücudu kımıldatamıyor bu görüntüler.

Hatta aksi tesir yapıp, hiç birşey yapamamama sebep oluyor.

Üzerimdeki "kal gelmişliğin(!)" (bu tanım için güzel Türkçemden özür dilerim ama bulamadım daha iyi anlatacak bir kelime) ve sersemliğin sebebi budur!

Geçecek tabii ki.

Zaman sadece birazcık zaman...


* * *

Dün bahsettiğim; "3 yoldan hangisi ?" sorunsalımda :) seçenekler 2'ye indi:

  1. Mehtap, yine Mehtap, yine Mehtap [özledim yazılarını:(]
  2. 1 haftalık detoks

DKZ elendi çünkü DKZ'den memnun olmama rağmen vazgeçme nedenim "midem" di. "Acıkmayı beklemek" esasıyla işleyen bu sistem, benim gibi "ülser" şikayeti olan birine iyi gelmemişti.

Bu yüzden yine ve yeniden Mehtap'ın programını uygulayacağım ama "başlama zamanı" konusunda kararsızım.

Neden?

Bu programda ilk 6 hafta çok çok önemli ve asla kaçamak veya düzensizlik yok, olmamalı!

Ama ben gelecek hafta 4 günlüğüne yurtdışına bir iş seyahatine çıkmak zorundayım. Yani programa ana öğün içeriği olarak uysam da ara öğünler ve öğün zamanları olarak uyamayabilirim. Döndükten 1 hafta 10 gün kadar sonra ise bu sefer daha uzun süreli başka bir seyahat olacak. Bu da "ya hep, ya hiç"ci olan beni düşündürmekte. Başladım mı tam olarak yapmalıyım, yarım bırakmamalıyım çünkü...

Off bilmiyorum...

En iyisi yurtdışından önce 2 numara, dönünce 1 numaralı seçeneği alayım hayatıma...

O beklediğim sıçrayış, kendine geliş, uyanış için yarın bol sebze ve sebze suyu, bitki çayı ile dolu bir "arınma" programına başlamak en akıllısı görünüyor şu anda...

Hadi! Hem beden, hem ruh için; başlıyoruz!


23 Mart 2010 Salı

üşümenin analizi

Dışarıda hava öyle güzel ki...

Ama evler henüz ısınmadı, soğuk ve ben çook üşüyorum. Bunun için de, sabah "ne giysem" diye düşünürken, yine elim balıkçı kazaklarımdan birine gitti ama sonra "komik olma" dedim kendime. Bir gömlek geçirdim üzerime ama kalınca ve uzunca(!) bir hırka da giyip, günü kurtardım.

Bu aralar çok üşüyorum yine. Acaba -zaten devamlı altlarda olan- kan değerlerim iyice mi düştü? Bir ara baktırmalıyım.

Belki de psikolojik bu üşümelerim.

Neden?

Üzerinize afiyet, hafif bir mutsuzluk halleri var yine üzerimde. Çünkü "terazi"liğim tuttu yine. Bir kararsızlık ki sormayın gitsin: o yoldan mı gideyim, buradan mı, yoksa öbür kestirme olan mı iyidir?

Aslında vizyonum tamam, amaçlarım tamam, vizyonuma odaklanma ve o odak noktasını yakınlaştırma da tamam. Eee? Otobüse binip, direksiyona da geçtim ama son anda "akıl karıştırıcılar" iş başına geldi ve farklı farklı yollar türedi karşımda! Ben de kaldım iki ara bir derede... Hangisinden gitsem?

  • Klasik "3ana+2-3 ara öğün" öğretisi mi,

  • yoksa; bir zamanlar inanmadan başladığım ama sonra nasıl oldu bilmeden, bana mucize gibi bir şey yaşatan, DKZ mi?

  • veya geçen mayıs ayında yaptığıma benzer bir detoksla kendime geliverme mi?

(hatta; çayıra salıp kendimi, mevlamın kayırmasını beklemek de ara ara yoklamıyor değil beynimi! "yeter ya, ne uğraşıp duruyorsun şu fani dünyada... ye iç, keyfine bak..." diyor bir yerlerden gelen sesler, ben de "kışkış... iptal... iptal..." deyip kovuyorum :))

...

Öyle veya böyle otobüsüm yoluna devam ediyor. Hangi yol olduğu, elbette ki önemli. Ama daha önemlisi, hedef!

Hedefim, şu dolapta beni bekleyen etiketi dahî çıkmamış tiril tiril kıyafetlerimi bu yaz giyebilmek!

Biliyorum; onları giyebilsem, üşümem geçecek, kalın & uzun hırkalardan kurtulmam da kolay olacak...

21 Mart 2010 Pazar

Enerji Otobüsü

tüm başaranlara başlıklı yazımda güzel bir söz yazmıştım:


"Denemekten vazgeçene kadar yenilmiş sayılmazsın."


Bu söz aşağıdaki kitaptan alıntı idi:




Enerji Otobüsü



Hayatınızı, İşinizi ve Ekibinizi Pozitif Enerjiyle Doldurmanın 10 Kuralı





“Her sabah bir seçim şansınız vardır. O gün pozitif mi yoksa negatif düşünen biri mi olacaksınız? Pozitif düşünmek size güç verir.”


Ken Blanchard
Herkes hayatında birtakım zorluklarla karşılaşır. Ve tüm insanlar, kurumlar, şirketler ve ekipler kendilerini ifade edebilmek ve başarıya ulaşmak için, olumsuzluklarla ve güçlüklerle baş etmek durumundadır. Hiç kimse birtakım sınavlardan geçmeksizin hayatını sürdüremez ve sınavlarda verilecek yanıt da pozitif enerjidir.


"10 dk.’da Enerjinizi Depolayın" kitabının yazarı Jon Gordon bu kez de hayata geçirilebilir stratejilerle dopdolu bir enerji yolculuğuna çıkarıyor bizleri…


Eğer;



• Gerçek başarıya ulaşmanızı,


• Geleceğe yönelik olumlu düşünmenizi,

• Hayatınızın her anında enerjinizi yüksek tutmanızı sağlayacak on sırrı öğrenmek istiyorsanız,


Enerji Otobüsü’nü sakın kaçırmayın!


“Olumlu ve yüksek performanslı bir organizasyon kurmak istiyorsanız otobüse binin ve bu kitabı okuyun!”


Jeffrey FoxYağmurcu Olmaya Giden Yol kitabının yazarı





HAYAT YOLCULUĞUNUZ İÇİN GEREKEN 10 KURAL

1. Otobüsün şoförü sizsiniz.

2. Tutku, Hayaller ve Odaklanma, otobüsünüzün doğru yolda ilerlemesini sağlar.

3. Hayat Yolculuğunuzu pozitif enerjiyle doldurun.

4. İnsanları otobüsünüze davet edin ve önünüzde uzanan yol hakkındaki hayallerinizi onlarla paylaşın.
5. Otobüsünüze binmeyen insanlar için enerjinizi boşa harcamayın.

6. ENERJİ VAMPİRLERİNE otobüsünüzde yer olmadığına dair yazı gönderin.

7. Coşku, daha çok yolcuyu otobüsünüze çeker ve enerjilerini arttırır.

8. Yolcularınızı sevin.
9. Otobüsünüzü belli bir amaç uğruna sürün.

10. Yolculuğun tadını çıkarın ve eğlenin.



* * *


Bu kitabı okuduktan sonra; bu blogun ana teması olan yolculuğum için ben de "Enerji Otobüsümün Eylem Planı"nı hazırladım:



1. adım: Vizyonumu yarattım _ OK

2. adım: Vizyonumu belirlediğim amacımla doldurdum_ OK

3. adım: Hedef Bildirimimi yazdım_ OK

4. adım: Vizyonuma odaklandım_ OK

5. adım: Odak noktamı yakınlaştırdım_OK

6. adım: Otobüse bindim :))

7. adım: Yolculuğumu "Pozitif Enerji ve Coşkuyla" doldurdum

süreç devam ediyor... aşağıdaki maddeler de işleme konacak, zamanı geldiğinde...

8. adım: "Enerji Vampirlerinin Burada İşi Yok" Yazan Bir İleti Gönder (kendim de dahil)

9. adım: Derin çukurları ve zorlukları idare et

10.adım: Yolculuğumdan keyif alıyorum




Denemekte fayda var.

kendi kendinin doktoru olmalı insan...

Eğer vücudunuzun sesine kulak verirseniz; size ne iyi geliyor ne gelmiyor, çok iyi analiz edebilirsiniz.

Aşağıdaki yazıda; şifasını onayladığım veya dokunduğunu, rahatsızlık verdiğini  bizzat yaşayarak test ettiğim besinlerin isimleri var. Ama bunun yanında, bazıları için; "Aaa, yok canım..." da dedim.

Mesela, "A Grubu için Yararlı Yiyecekler" bölümüne "taze soğan" yazmışlar.

Evet, yararlı bir yiyecek olabilir. Ama, A Grubu Kana sahip biri  olarak salatada falan taze soğan yediğimde, gazdan ölüyorum ben. Çok zor hazmediyor benim midem soğanı...

Aynı şekilde, "Zararlı Yiyecekler" bölümünde de; Patates, biberler, pul biber, domates salçası yazılmış. Hadi biberler, pul biber, domates salçası zararlı diyelim. Ama patates kızartması değil tabii ki ama haşlaması, hele de püresi çok midevîdir bana göre ve şimdiye kadar dokunduğunu da hatırlamıyorum.

Ayrıca; "pul biber zararlı" demiş, ama alt bölümde de "Karabiber, pul biber, vs. ilaç olarak kullanabilirsiniz." diye yazmış. (!)

...

Dedim ya; vücudumuzun sesine kulak verirsek, kendimize en iyi doktor da kendimiz oluruz.

Yazılanları çizilenleri alalım, okuyalım. Ama uygulamadan önce "akıl ve fikir süzgecimizden" bir değil, bir kaç kere geçirelim...





20 Mart 2010 Cumartesi

A Grubu Kan için Beslenme*

Faydalı olan yiyecekler (Aynı zamanda en emniyetli ilaçlar):

• Balık

• Zeytinyağı

• Yer fıstığı, ceviz, kabak çekirdeği, badem, hardal (sirkesiz), kedi otu, ginseng, kuşburnu, papatya, kahve, yeşil çay, keten tohumu, kimyon, kekik, biberiye,

• Börülce fasulye, her türlü mercimek, soya ve ürünleri (doğal, genetiği değiştirilmemiş), çavdar ürünleri ve ekmeği, yulaf ürünleri ve ekmeği, karabuğday ürünleri ve ekmeği, eski tip buğday ürünleri ve ekmeği (amarant veya eski turk buğday)

• Enginar, karalâhana, marul, havuç, kabak, pırasa, ıspanak, pazı, beyaz lahana, brokoli, sarımsak, soğan, kereviz, maydanoz ve bütün yeşil yapraklı sebzeler

• Kayısı, dut, incir, üzüm, kiraz, vişne, erik, greyfurt, limon, mürdüm eriği, zencefil, pekmez, aloe vera, yer elması

• Magnezyum sülfat (İngiliz tuzu).



Zararlı olan yiyecekler:


• Her et (tavuk ve hindi hariç); karışık et (salam, sucuk, sosis gibi); deniz hayvanları (kerevit, kalamar v.b.) ve havyar

• Süt, dondurma, tereyağı; herhangi sıvı veya katı yağ (balık yağı, inek iç yağı, zeytinyağı ve keten yağı hariç), piyasa zeytinleri (boyanmış ve beyaz sirke veya limon asidi ile karıştırılmış)

• Kavrulmuş ve bekletilmiş kuru yemiş, buğday tip 405–550

• Patates, biberler, pul biber, domates salçası

• Portakal ve suyu

• Soda, gazoz, şarap sirkesi, früktoz, glikoz, tatlandırıcı, sakız, jelâtin, bayat yiyecekler, hazır yiyecek ve içecekler, mide ve bağırsaklarda gaz oluşturan her yiyecek.



Yenebilenler:


• Tavuk ve hindi eti, taze yumurta

• Yoğurt, kefir, koyun keçi peyniri ve sütü, beyaz peynir, salamura peynir, eski kaşar, tulum peyniri, mozarella

• Kestane, badem, susam ve ürünleri, pirinç ve ürünleri, mısır ve çeşitleri, arpa çeşitleri, barbunya, nohut

• Turp, kırmızı pancar ve "Zararlılara girmeyen meyve, sebze ve yiyecekler.


Dikkat!


  • Kırmızı et, süt, soda, gazoz ve tüm karbondioksit içeren içecekler;

  • transgenik tatlandırıcı, aroma, boya, nişasta, glikoz, früktoz; süt tozu,

  • Yumurta tozu, yağlı ve koruyucu kimyasallar içeren hazır içecek ve yiyecekler hazım yetersizliğine veya tam hazımsızlığa neden olabilirler. Bunlardan uzak durun!

  • Kabız olmamaya dikkat edin! Sıhhatli olmak isteyen büyük abdesti gelmeden yemek yemeye oturmamalıdır. (karpuz, incir, greyfurt, üzüm gibi bağırsakları rahatlatıcı meyveler ve yeşil yapraklı sebze hariç) Bu kaideye ömür boyu riayet edilmelidir.
  • Kabızlık varsa: aynı miktarda sinameki ve pelin otu öğütülüp 1/4 veya 1/2 çay kaşığı her yemekten sonra su ile veya 1 çorba kaşığı öğütülmüş civanperçemi ve 1 tatlı kaşığı öğütülmüş sinameki karıştırılıp her sabah 1 tatlı kaşığı su veya bal şurubu ile içilirse bu iyi gelir.

  • Zencefil, kekik, mercanköşk, hardal, körri, çemen ve biberiyeyi sırayla devamlı kullanmak lazım. Onlar mide ve bağırsakları kuvvetlendirir, sindirimi kolaylaştırır, iltihaplanma surecini durdurur, gastrit hatta H. Pylori enfeksiyonuna son verir.
  • Karabiber, fülfül, pul biber ve sirkeyi ilaç olarak kullanabilirsiniz.

  • Eti azaltın! Proteinlerden haftada: 1-2 defa hindi veya tavuk eti, 1-2-3 defa balık, 1-2 defa taze yumurta, 1-2 defa peynir, hemen hemen her gün kefir ve yoğurt (ev yoğurdu!), 2- 3 defa (her gün de olabilir) yeşil veya kırmızı mercimek olsun.
  • Yumurtayı sadece taze olarak 1–3 günlük (en fazla 7- 9 günlük) yiyebilirsiniz. 10 günlük ve daha eski yumurta veya 5 dakikadan fazla kaynatılmış yumurta zehirlidir, alerjendir. Yumurta tozu ve süt tozu da sizin için alerjendir. Bu ikisini içeren ürünleri ağzınıza bile almayın!

  •  Süt ürünlerini balık ile ve et ile birlikte yemeyin; karışık et (sosis, sucuk, salam gibi); nohut, mercimek, fasulyeyi yoğurt ile yemeyiniz! Hazım bozulmasına, vücutta zehirli kalıntılar oluşmasına, alerji ve karaciğer hastalıklarına yol açar!

  • Sarımsak yutmaya kendinizi alıştırın! İlk önce 3 diş, sonra 21 dişe kadar çoğaltın. Böylece yılda 1 defa 21 günlükten sarımsak kürleri yapın! İmkân var ise, bu 21 günlük kürlerde 10 gün her akşam bir baş sarımsak dövülür, 1 tatlı kaşık öğütülmüş çörekotu, 1 çay kaşık ısırgan otu tohumu ve 1/4 çay kaşığı hardal bal ile karıştırılır ve yenir (aç karnına). Ama 1- 3 diş her akşam yutmaya hiç bırakmadan devam edin. Sarımsak (ve karışımı) kansere, alerjiye, ağır enfeksiyonlara ve genetik mutasyonlara karşı vücudun direncini artırır.

  • Yeşil sebzeyi çoğaltınız! Sizin durumunuzda havuç, çiğ ıspanak, hindiba, kereviz, maydanoz, semizotu, soğan, yeşillik, brokoli, kısaca "Faydalı olan" herhangi istediğiniz sebze - limon suyu ve zeytinyağı eklenerek -salata şeklinde her gün yemek lazım.


    • Karpuz mevsiminde - karpuzu, enginar mevsiminde - enginarı, tüm hastalıklara karşı büyük nimet olarak görün! Enginarı kabukla pişirin, suyunu için ve içini yiyin. Karpuzu çekirdekleri ile yiyin ve 1- 2 çay bardak sıkılmış kabuğun suyunu için. Onlar karaciğer ve böbreklerinizi temizler, kuvvetlendirir ve temiz tutar; böbreklerin taşlarını eritir ve düşürür,

    • Havuç ve havuç suyunu, zencefil ve zencefil suyunu, hindiba ve suyunu, ısırgan ve suyunu, kereviz ve suyunu tüm hastalıklara karşı ilaç alarak kullanın! Bunlar mide, bağırsak ve karaciğer enzimlerini çoğaltıcı ve hazmı düzelticidir.



    • B1, pantetin, B6, B12 vitaminlerinin kaynağı çimlenmiş buğday veya arpa veya yulaf veya çavdar yılda bir defa 30 – 40 günlük kür olarak kullanın.

    • Sizin için zararlı olan siyah çay yerine, faydalı olan yeşil çayı veya bitkisel çayları içiniz!


      • Hazır yiyecek ve içecekleri, parfümleri evinize almayın! Onlar genetiği değiştirilmiş ürünleri içerir. Alerjilere, bugüne kadar bilinmeyen hastalıklara yol açarlar.


      • "Faydalı" olarak belirtilmiş yiyecekler, sizin için en kuvvetli ilaçlardır. Sebze ve meyvenin genetiğinin değiştirilmemiş olmasına dikkat ediniz


      * (Salih, Aidin. Gerçek Tıp)

      niyet

      Daha evvel yazmıştım hikâyemi. Uzun uzun yazmıştım hem de...

      Zayıflama hikâyelerimi, çabalarımı "başlangıç niyetime bakarak",
      3 döneme ayırıyorum:
      1. Görüntüm için mücadele ettiğim dönem,
      2. Sağlığım için mücadele ettiğim dönem,
      3. "Farkındalık" dönemim
      1. dönem boş bir hayalmiş, o yüzden de gelmiş ve geçmiş!
      2. dönemi hakkıyla yapsaymışım, 1. deki hedefler de kendiliğinden olacakmış!
      3. dönem ise; ne 1, ne 2 için olacak ama hem 1'i hem 2'yi içine alacak...

      ...

      İlk bilinçli zayıflama teşebbüsüm, üniversite mezuniyet gecesi içindi. Arkadaşımın yengesinden aldığım ve O'na çok iyi gelen "Karbonhidrat Diyeti" ni yaptım 15 gün kadar. Kaç kiloydum, kaça indim, hatırlamıyorum, 20 küsur sene geçti... Ama sonuçta hoş göründüğümü hatırlıyorum.

      Sonra ara ara hep rejimler yaptım, evlenene kadar. Hepsi güzel görünmek içindi. Her seferinde, verdiğim kilolarla sonuca ulaştım, güzel göründüm.

      Evlendikten sonraki süreçler belli bir rutinle devam etti:
      • çocuk/ emzirme faslı bitimi/  rejim ve zayıflama (20 kilo)
      • çocuk/ emzirme faslı bitimi/ rejim ve zayıflama (25 kilo)
      • çocuk/ emzirme faslı bitimi/ rejim ve zayıflama (15 kilo)
      Her çocuktan sonra, istediğim görüntüyü elde edene veya iyice yaklaşana kadar mücadelem devam ediyordu. Bırakınca; diyete başladığım noktaya en az +10 koymuş hâlde başa dönüyordum.

      En son "görüntüm iyi olsun" niyetli mücadelem, çocukların sünnet düğünü içindi: Lahana diyeti, İsveç diyeti, Kalp Vakfı Diyeti, 2 günlük şok diyetler... Yine 20 kilo vermiş ve daha da devam ediyordum. Herkes; "nasıl da gençleştin, ne güzel oldun, sakın tekrar alma..." diyordu.

      "Yookk, hiç alır mıyım, artık almam..." diye yanıtlıyordum.
      Ama aldım.

      ...

      2005'de doktor, "zayıflaman lazım" dediğinde ve yolum sevgili diyetisyenime düştüğünde, 101 kiloydum.
      Ama bu seferki kararlı mücadeleme başlangıç sebebimde bir farklılık vardı:

      "Artık görüntüm için değil, sağlığım için kilo vermem gerekiyordu"...

      Ciddi kansızlık, troid, nodüller, ülser, reflü ve iyi kolesterolün düşüklüğü... gibi sebeplerden dolayı, bu sefer kendi başıma değil, bir uzmanla yolculuk yapacaktım. 17 kilo civarında zayıfladım ve 1 sene sonra hepsini geri aldım, hatta +1  +2 daha eklemiştim...

      • İnişler çıkışlar,
      • motivasyon için kendime verdiğim hediyeler (ki bu blog bile bunun sonucu idi),
      • spor salonlarına yazılma,
      • olmadı; eve spor salonu oluşturabilecek çeşitlilikte spor aleti alma...

      Ver, al... Ver, al...

      Sağlık için kilo verme mücadelem, 2009 Mayıs'ında zirve yaptı... 

      O tarihlerde katıldığım detoks programı ile de;

       diyet değil sağlıklı yaşam inancımı içselleştirdim ve "içten dışa arınma" sürecim başladı. O dönem, "inanç" işin başındaydı. O dönem aslında 2. dönemden 3.'ye geçiş süreciydi...

      O dönem yazdığım yazılar bile, ruh halimi yansıtacak şekilde, sanki daha dinamik, coşkulu...

      Sonra ne olduysa "duraklama"  ve sonrasında da "gerileme" başladı. "Haydi, ileri!" desem bile, yok gitmiyor araba! Bir süre sonra; tekliyor, yavaşlıyor, duruyor ve çıktığı rampadan geri geri inmeye başlıyor...

      Sebep?

      Sebep, "niyeti unutma, niyetten uzaklaşma".

      Geçenlerde bir kitap ismi çıktı karşıma. Sonra araştırınca, bana "ihtiyacım olan sebebi" hatırlatan alıntılar buldum kitaptan:





      Her insanın ateşleneceği fitil farklıdır. İhtiyacı olan, duymak istediği cümle, görüp de feyz alacağı işaret farklıdır.

      İşte! Benim 3. Dönem anahtar cümlem bu:

       "KISIR DÖNGÜ DEVAM EDERKEN; İNSANLARDA KONSANTRASYON, HAFIZA, DÜŞÜNME, ANLAMA VE ÖĞRENME YETENEĞİ AZALMAYA, HASTALIKLAR BİRER BİRER KENDİNİ GÖSTERMEYE BAŞLAR. FİKİR UYUR, HİKMET ÖLÜR, ORGANLAR DURUR, İNSANÎ SIFATLAR YAVAŞ YAVAŞ KAYBOLUR...*"



      * Bu kitabı henüz edinmedim. Buradan indirdiğim notların bazı noktaları ilginç ve faydalı, bazı hususlar ise tıp adamlarını kızdıracak nitelikte. Allah'ın verdiği akıl ve fikir süzgecinden geçirmeli ve önerilen tedavileri asla iyice araştırmadan uygulamamalı...

      16 Mart 2010 Salı

      kararlı duruşun tepetaklak oluşu

      Gece saat 01 suları... Zil çalıyor. Evin ufaklığı çoktan uyumuş ama büyükler uyumamış, beklemişler. 1 haftadır iş gezisinde olan babayı karşılıyorlar anneyle beraber.

      Baba kapıdan girince bir sevinç dalgası. Sarmaş dolaş olunuyor. Babanın sırtından ter çıkmış, koca bir valiz ve küçük el çantaları içine sığdırabildiğini getirmiş Antep'ten... Sığdıramadıklarını da kargoya vermiş, "1-2 güne gelir" diyor.

      Üstünü değiştirmeden, başlıyor çantaları açmaya. Çocuklar babanın başında, anne de çantalardan çıkacaklar karşısında takınacağı, takınması gereken tavrın provasını yapıyor. Kesin kararlı olursa, bu sınavdan alnının akıyla çıkacak. Evet, kararlı olmalı!

      Antep'den ne alınır, ne getirilir?

      Cevap çoook geniş bir kapsama alanına sahip olsa da, uçakla getirilecek şeyler sınırlı muhakkak ki:

      Baharatlar, fıstık, kâhke çeşitleri, zahter, baklava... Bir de lahmacun!!!

      Saat 01.30'a yaklaşırken, lahmacun kutusu açılıyor.

      "oğlum, bekleyin de ısıtayım bari" lafını duymuyorlar bile...

      O arada baba İmam Çağdaş'ın özel kare baklavasının kutusunu açıp, anneye ikram etmekle meşgul.

      "Yoo, yiyemem... Çok ciddiyim, yemeyeceğim. Yani en azından bu saatte yemeyeyimmm..."

      Babanın surat asılıyor! Tüm yorgunluğuna rağmen, o saatteki şaşırtan yüksek enerjisi bitiyor sanki!

      Babanın boğazından geçmemiş, ailesi olmadan. Baklava bile 1 kere yemiş, ikram ettikleri için geri çeviremediğinden. Ailesiyle beraber olsun, beraber yiyelim diye beklemiş... Tüm bu duygu yoğunluğu, vicdan durumlarına daha fazla dayanılabilir mi?

      Gecenin bir buçuğu... 1,5 lahmacun, 2 baklava, 1 de kahke.

      Bunların üstüne de, "rejimin üzerine niyetine" soğuk su!

      not:
      Soğuk hali bile süperdi lahmacunun ki; bir de yerinde, sıcak sıcak yense ne olur kimbilir. Karar verdik, kargo ile isteyeceğiz bundan böyle lahmacunu, baklavayı. Çünkü "bu baklavaysa, bizim burada yediğimiz ne?" diyor insan...
      Adresleri daha sonra paylaşacağım...

      15 Mart 2010 Pazartesi

      blog için bir deneyim

      Yaklaşık 1 hafta önce, "yediklerim/içtiklerim/hareket ve duygu durumlarım" üzerine şu an için sadece bana ait bir blog açtım. Bu bloga "arşiv" ve bir kaç başka eklenti yapmak istiyordum. "YERLEŞİM>GADGET EKLE" ye geldiğimde beni tekrar kumanda paneline atıyordu... Ciddi sinir olmaya başlamıştım.


      Dün gece, Blogger yardım forumuna yazdım ama cevap gelmeden başka bir yol deneyerek çözdüm.

      Başka bir cevabı da olabilir ama benim bulduğum şu:

      Sorunun kaynağı, kullandığınız tarayıcı.

      Internet Explorer'da yukarıda bahsettiğim sorunu yaşıyorken (ama sadece son 1 haftadır, daha önce yoktu böyle bir şey), bir de Google Chrome ile deneyeyim dedim ve sorunsuz bir şekilde "GADGET EKLE" bölümüne ulaşabildim ve istediğim eklemeleri yaptım.

      "Farklı tarayıcı denemeleri ile internet sorunları çözülebilir" deneyimimi paylaşmak istedim...

      13 Mart 2010 Cumartesi

      oh, yenilenmek ne güzel!

      Bir ara evdeki eşyaların, hatta odaların yerleriyle oynuyordum devamlı. Başlarda küçük oğlum okuldan eve geldiğinde müjde verir gibi "abiii, koşuuunnnn... yine değişmişşş..." diye bağırır, büyükler de koşarak gelir, "off anne, yine mi" der, eleştirilerini sıralarlardı...

      Ertesi günü o eleştirileri dikkate alarak, bir değişiklik daha yapardım. Sonraları çocuklar okuldan eve geldiklerinde şaşırmaz olmuşlardı. Benim "değişiklik" takıntım ise, azalsa da devam ediyordu.

      En son bel fıtığı çıkınca, o halimde bile ağır bir dolabı salonun bir tarafından diğer tarafına sürükleyince ve eşimden güzel güzel azar işitince, bu sevdam da sona erdi.

      Evde değişiklik yapamıyorum, saçlarımla oynayamıyorum, bari şu blogumun görüntüsünü değiştireyim deyip duruyordum uzuuun zamandır...

      Ha bugün ha yarın deyip, bloguma yeni bir yüz uygulamasını erteledim de erteledim.

      Sevgili Delfina demese, ertelemeye de devam edecektim.

      Çünkü; yeni ve değişik bir yüz aramaya, bulmaya ve uygulamaya vakit yok. Bir de dışarıdan şablon uygulamanın riski var tabii... Uyarlama aşamasında kayıplar yaşanabiliyor.

      Blogger'ın kendi şablonları ise çok klasik. Hiç yenilenmiş hissi vermiyor.

      Şimdi ise, bu uygulama size; "şablon" olarak çok fazla seçenek sunmamakla beraber (şu an için 4 adet), seçtiğiniz şablonun arka planından yerleşimine, renklerinden boyutlandırma ayarlarına kadar "alt bölümlerinde" özelleştirme şansı veriyor.

      Mesela bugün hava gri, içim de kapalı ise; seçtiğim şablonun kahverengi rengini ve ona uygun arka plan renklerini VEYA baharı hissediyorsam ve kıpır kıpırsa içim şablonumun yeşil veya pembe olanıyla, ona uygun arka plan renk kombinasyonunu tercih edebilirim. Seçenek çok...

      Buradan siz de yenilenme adımlarına başlayabilirsiniz...

      Detaylı bilgi ise buradan...

      Delfina'ya bir kez daha teşekkür ediyorum.

      Hepimize kolay gelsin.

      bir nefes...

      Aşağıdaki yazı Yansıma ve Yanılsama / brajeshwari' den*...

      Çok beğendim. Buradan "Mutluluk Meditasyonu" başlıklı yazısına ve diğer yazılarına da ulaşabilirisiniz:

      Buyrun:


      "Su olduğunu düşün... Özgürsün... Gökyüzü rengindesin... Serinsin. Gökyüzü üstünde süzülüyor. Bulutlar topak topak... Su gibi dalgalanıyor ve salınıyorsun. Çakıl taşlarının arasından süzülüyorsun, sonra çekiliyorsun. Huzurlusun. Martılar cıvıldaşıyor, duyuyorsun. Sonsuzsun, ufuk çizgisisin, derinsin, berraksın. Mavi olduğunu düşün. Bırak kendini, kendi maviliğine...


      Rüzgar olduğunu düşün... Eserken selam verdiğini... Ağaçlara, yapraklara, çimenlere... Bir yerden geri döndüğünde, havalandırdığını düşün toprağı, yaprakları ve yaşamı.... Bir çocuğun yüzünden makas aldığını düşün. Bisikletin arkasından güç ver bir diğerine... Kuşlarla beraber yol al... Ilıksın, hafifsin.. İstediğin her yere varırsın. Es şimdi özgürce...


      Toprak olduğunu düşün... Sereserpe... Ağaçların sana kökleriyle nasıl sarıldığını gör... Dinginsin. Bereketlisin. Büyütürsün, Sevgiyle çoğaltırsın. Toprak olduğunu düşün. Bacaklarınla, kollarınla, tüm gövden ile... Sereserpe... Uzan gönlünün büyüklüğünce...


      Yağmur olduğunu düşün... Her damlada temizlediğini... Her damlada, rahatladığını, azaldığını ve gitmesi gerekenleri bıraktığını... Camlardan süzüldüğünü düşün... Yollardan aktığını... Yapraklara damladığını... Huzursun. Yağarken, bırak... Bırak ki, içindeki gökkuşağının temizlensin renkleri...

      Güneş olduğunu düşün... Baktığın her yere ışık dağıttığını, aydınlattığını... Sıcacıksın. Sana döner çiçekler... Isıtırsın, güçlendirirsin, yaşatırsın. Sıcacık sarıldığını düşün herkese ve herkesle beraber kendini de kucakla...

      Sevgi olduğunu düşün... Şifa gibi... Kime dokunsan, kime baksan, kime birşey söylesen herkesi şifalandırdığını... Tebessüm eden çocukların yüzünde, kahkahaların arasındasın, ellerinin içinde, dokunduğun her yerdesin. Sözcüklerin içine serpiştirilirsin. Öpücüklerle çoğaltılırsın. Göz göz gelişlerde sessiz anlaşmasın. Özlemin içindesin. Adımların arasındasın. Hayatın her yerinde, insanların gönüllerindesin. Nefes alıp, verirsin. Sen Sevgisin.

      .
      Toprak büyütür, çoğaltır.
      Bazen rüzgar esebilir ve yağmur yağar azalırsın belki biraz...
      Ama mutlaka Güneş açar.
      En önemlisi Sevgi her zaman şifalandırır..


      Sen, Sevgi ol.
      Toprağı yeşert, Güneşi doğur, Rüzgar ol es gönlünce,
      Yağmur ol damla damla ve gökkuşağının tüm renklerine bürün sonra...
      .

      Nefes al, ... nefes ver. ,,,




      Namaste ♥


      ___________

      (*Namaste is an ancient Sanskrit understanding that says, "I respect the place in you that is of Love, of Truth and of Light. When you are in that place in you, and I am in that place in me then we are one." ) "




      * teşekkürler

      12 Mart 2010 Cuma

      iyiyim hem de çok...

      Yediklerime dikkat etmeye,

      Akşam yemeğinden sonra bir şey yememeye,

      Yürüyüş yapmaya

      BAŞ-LA-DIM!


      Mehtap'ın blogunda arkası arkasıya sıralanan "başarı" hikâyelerinden,

      Tesadüfen(!) keşfettiğim o güzel kızın blogundaki müthiş azim ve başarı hikâyesinden sonra,

      Utandım!

      ve

      BAŞ-LA-DIM!


      Yine her gece mutsuz yatıp, sabahları umutsuz uyanmaya başladığım,

      Kendime bile yalan söyler olduğum için,

      BAŞ-LA-DIM!


      Bahar 'ın (adı gelse de) kendi gelmeden, 1 arpa boyu da olsa yol alabilmek,

      Güneş sıcacık kendini hissettirdiğinde, "Ne giyeceğim?" diye dolabın önünde delirmemek için,

      BAŞ-LA-DIM!


      Son defa "başladım" demek için,

      Sözde hep vardı da, özde de "başaracağım"a inandığım için,

      BAŞLADIM!

      10 Mart 2010 Çarşamba

      Enerji Otobüsü

       "tüm başaranlara" başlıklı yazımda çok beğendiğim, güzel bir söz alıntılamıştım:

       "Denemekten vazgeçene kadar yenilmiş sayılmazsın."


       Bu söz aşağıdaki kitaptan alıntı idi:

      Enerji Otobüsü

      Hayatınızı, İşinizi ve Ekibinizi Pozitif Enerjiyle Doldurmanın 10 Kuralı


      “Her sabah bir seçim şansınız vardır. O gün pozitif mi yoksa negatif düşünen biri mi olacaksınız? Pozitif düşünmek size güç verir.”

      Ken Blanchard


      Herkes hayatında birtakım zorluklarla karşılaşır. Ve tüm insanlar, kurumlar, şirketler ve ekipler kendilerini ifade edebilmek ve başarıya ulaşmak için, olumsuzluklarla ve güçlüklerle baş etmek durumundadır. Hiç kimse birtakım sınavlardan geçmeksizin hayatını sürdüremez ve sınavlarda verilecek yanıt da pozitif enerjidir.


      "10 dk.’da Enerjinizi Depolayın"  kitabının yazarı Jon Gordon bu kez de hayata geçirilebilir stratejilerle dopdolu bir enerji yolculuğuna çıkarıyor bizleri…


      Eğer;

      • Gerçek başarıya ulaşmanızı,

      • Geleceğe yönelik olumlu düşünmenizi,

      • Hayatınızın her anında enerjinizi yüksek tutmanızı sağlayacak on sırrı öğrenmek istiyorsanız,
      Enerji Otobüsü’nü sakın kaçırmayın!


      “Olumlu ve yüksek performanslı bir organizasyon kurmak istiyorsanız otobüse binin ve bu kitabı okuyun!”

      Jeffrey FoxYağmurcu Olmaya Giden Yol kitabının yazarı



      HAYAT YOLCULUĞUNUZ İÇİN GEREKEN 10 KURAL

      1. Otobüsün şoförü sizsiniz.

      2. Tutku, Hayaller ve Odaklanma, otobüsünüzün doğru yolda ilerlemesini sağlar.

      3. Hayat Yolculuğunuzu pozitif enerjiyle doldurun.

      4. İnsanları otobüsünüze davet edin ve önünüzde uzanan yol hakkındaki hayallerinizi onlarla paylaşın.

      5. Otobüsünüze binmeyen insanlar için enerjinizi boşa harcamayın.

      6. ENERJİ VAMPİRLERİNE otobüsünüzde yer olmadığına dair yazı gönderin.

      7. Coşku, daha çok yolcuyu otobüsünüze çeker ve enerjilerini arttırır.

      8. Yolcularınızı sevin.

      9. Otobüsünüzü belli bir amaç uğruna sürün.

      10. Yolculuğun tadını çıkarın ve eğlenin.



      * * *


      Bu kitabı okuduktan sonra, ben de kendi yolculuğum için "Enerji Otobüsümün Eylem Planı"nı hazırladım:


      1. adım: Vizyonumu  yarattım _ OK

      2. adım: Vizyonumu belirlediğim amacımla doldurdum_ OK

      3. adım: Hedef Bildirimimi yazdım_ OK

      4. adım: Vizyonuma odaklandım_ OK

      5. adım: Odak noktamı yakınlaştırdım_OK

      6. adım: Otobüse bindim :))

      7. adım: Yolculuğumu "Pozitif Enerji ve Coşkuyla" doldurdum


      süreç devam ediyor... aşağıdaki maddeler de işleme konacak, zamanı geldiğinde...

      8. adım: "Enerji Vampirlerinin Burada İşi Yok" Yazan Bir İleti Gönder (kendim de dahil)

      9. adım: Derin çukurları ve zorlukları idare et

      10.adım: Yolculuğumdan keyif alıyorum



      Tavsiye ederim.

      8 Mart 2010 Pazartesi

      "kutlu olsun..."




      8 Mart bizim evde sadece malum sebeple kutlanmıyor.


      Bugün, bizim "biz" olmaya karar verdiğimiz gün olması sebebiyle ayrı bir güzel, ayrı bir özel.


      Bu sebeple; şimdi ve şimdilik uzaklardasın ama buradan sana "o günkü" nergislerin kokuları ile dolu sevgimi gönderiyorum...


      Her tercih bir vazgeçişti.


      Biz birbirimizi seçtik!


      6 Mart 2010 Cumartesi

      Arada olur bana böyle...

      Bakmayın aşağıda yazdıklarıma.

      Evet, kendim için istediklerim doğru.

      İlk fırsatta, hepsini olamasa da, birkaçını yapacağım...

      Ama onun dışında, ben bu yoğunluğu seviyorum!

      (ne bu şimdi? tipik terazi dengesizliği mi? :)))

      Bilmem olabilir! Yine dengeyi bulmaya çalışırken, dengesizlik yapmış olabilirim. Sevdiğim herkesi mutlu etmek istiyorum ama bu mümkün değil, biliyorum. Ve "başkalarını mutlu etmeye çalışanlar, mutsuzluğa mahkumdur" sözünü de biliyorum.

      Doğru/Yanlış tartışılabilir. Ama elimden başkası gelmiyor. Kendimi hep en sona atıyorum, atıyorum... Bazen de sonunda böyle patlamalar yaşıyorum. Ama neyse ki, sık olmuyor, olsa da uzun sürmüyor.

      Ben beni bu halimle seviyorum :)))

      anlatamıyorum...

      Ruhumun dinginliğe ihtiyacı var.

      Bu ara, çok koşturuyorum. Ne cumartesim var ne pazarım... Bu tempoda "sadece benim olan" zaman ise, YOK!

      Hata, biliyorum...

      Dur! demek vakti geldi.

      Başağrılarımın artışını bunun göstergesi olarak alıyorum. Sabaha doğru uyandığımda, başım çatlıyordu. Şimdi hafiflemiş durumda ama biraz sonra zonklamaya başlamayacak diyemem... Geliyor, yokluyor, gidiyor!

      İş yerimdeyim bugün de. Çalan telefona yetişemedim demin. Annemmiş arayan. Hemen geri döndüm. "Neredesin, araban yok?" dedi. "Sesi biraz kızgın mıydı, bana mı öyle geliyor?" dedim kendi kendime... "Okuldayım anne" dedim...

      -"Bugün cumartesi kızım"
      -"..."
      -"Neyse... Marketten dönüyordum da uğrayıp göreyim, demiştim... Tamam, hadi bak işine!!!"
      -"Tamam anne, sağol."

      Evet, sesi kızgın!

      Haksız mı? Değil.

      Bir haftadır görmedim, özlemiş belli. Ben de özledim.

      Mazeret kabul edilmez! Evet, ama...


      • Sabah 8.30 akşam 18.00 mesai.

      • Saat 18.00'den sonrası, o saatten sonra eve gelip yapılanlar, klasik "çalışan kadın rutinleri"... Anlatmaya gerek yok aslında, yaşayan bilir... Önce yemek faslı, sonra çocukların dersi ve diğer ihtiyaçları, sonra rutin meyve&çay, vs. servisleri, sonra acil ev işleri, sonra ertesi günün yemeğine dair hazırlık, sonra ertesi güne hazırlanacak yazılar, sonra...


      • Bu arada bir fırsat bulunursa; anne& kayınvalide ziyareti, diğer eş-dostun ise telefonla hatırlarını sorma...

      Annem kızmış bana, haklı. Bu hafta da, her zamanki gibi, her gün telefonla konuştuk ama gidip göremedim, O da gelmedi.

      "Vakit ayırmam lazımdı" dedim içimden.

      Telafisi olmayan kayıplar bunlar.

      Evet ama, ben kime kızsam?

      O'nun telefonuna yetişemediğim gibi, hayata da yetişemiyorum bu aralar. Bir taraf yarım, bir taraf mutsuz hep. Olayın "ben" tarafı ise hepten yok! Kimse farkında değil.

      Bu kadar uğraşma, koşturmada; olayın hem öznesi, hem nesnesi olmak istiyorum biraz da... Yani kendim için de bir şeyler yapmak, aylak aylak dolaşmak mesela, sahilde yürüyüşe çıkmak, sinema veya tiyatroya gitmek tek başıma... Sabahtan akşama kadar battaniyeme sarılıp, yumuşacık koltuğuma gömülmek ve o ne zamandır başlayamadığım kitabımı ara vermeden okuyup, bitirmek... Bir kursa kaydolsam mesela... Ne zamandır "hobim" dediğim bir şeyle uğraşmıyorum, farkında mıyım? Veya -üniversitede 2 sene öğrettikleri ama hafızamda sadece bir kaç kalıp cümle kalan- İtalyanca öğrenmeye devam etsem...


      Geç kalıyorum hayata ve bu geçen zamanın telafisi yok, biliyorum.

      Biliyorum da, önce "kendime anlatamıyorum"...

      4 Mart 2010 Perşembe

      pas geçiyorum!

      Kaç günden beri bu günü düşünüyorum.

      Yani, hesap gününü!

      Pazartesi sendromundan başka, bir de başıma "ayın 4'ü sendromu" çıktı!

      Çünkü o gün, "ak-kara" belli oluyor. "Kaçamaklar" yüze vuruluyor. Kimse kimseyi kandıramıyor.

      İşte bu yüzden kaç gündür "ne yapsam da, şu ayın 4'ünü ötelesem?" diye düşünmekteyim. Hani işini zamanında bitirmeyen memur, ödevini gününde teslim etmeyen öğrenci misali... Ek süre koparırsa, o an için onlardan mutlusu olmayacaktır ya, aynen öyle!

      Mesela, 4'ü değil de, 14'ünde vereyim raporumu.


      (İÇ SES: Bu kadar zaman olmamış da, 10 günde ne mucize bekliyorsun?)



      -10 gün'cük daha verin bana...


      (İÇ SES: Ah! 10 günün, 10 gün'lerin kıymetini bilmediğin için ya bu tasa!)




      -Ben bu gün "pas geçmek" istiyorum.

      Bugün tartıdaki rakamı yazmamak, kendime bile söylememek istiyorum.

      Kendimle yüzleşmek falan da istemiyorum.

      Yüzleşe yüzleşe iyice "yüz göz olduk" zaten!


      Aslında 1 Mart'da ;
      • yeni bir gün
      • yeni bir hafta
      • yeni bir ay
      • yeni bir mevsim

      çerçevesinde "yeni bir ben" için çalışmalara başladığım gün tartıldım.

      İlk şoku o zaman yaşadım ben zaten.

      Sonra bu sabah "rutin ayın 4'ü" çerçevesinde yine tartıldım.

      1 Mart'daki rakama nazaran süper, göbek atmam lazım.

      Ama geçen ayın 4'ü ile kıyasladığında da otur ağla!

      O yüzden; ileride bir gün yazacağım ama bugün yazmıyorum!

      Kendime bile dürüst olmuyorum.

      Lütfen, bu kadarcık hakkım olsun.

      Anlasana, "azimsizliğim konusundaki azmimden dolayı" utanıyorum!



      (İÇ SES: ... )

      3 Mart 2010 Çarşamba

      tüm başaranlara...

      Birbiri ardına "başarı" hikâyeleri geliyor.

      Buyrun bir tane daha...

      Sadece yazılanları okumak da etkili ama bir de fotoğraflar konuşunca, etki tavan yapabiliyor.

      Bu hikâye azmin hikâyesi.

      Benim hikâyemle tek benzer yanı, başlama zamanlarının aynı olması.

      Nur "10 ayda 25 kg. " vererek ve daha verecek bir 10 kilosu olduğunu söyleyerek, "örnek" oldu tüm başarmak isteyenlere.

      Benimkinde ise kayda değer bir şey yok! Hâlâ debeleniyorum, hâlâ 89,9'u göreceğim günü bekliyorum. "Ah Vah" ile bu yolda mesafe alınmayacağını biliyorum.

      Ama tamamen de vazgeçmiyorum.

      "Denemekten vazgeçene kadar yenilmiş sayılmazsın." *

      Bu sebeple; bu başarı hikâyelerini 2 türlü çok seviyorum. Bir, kendi başarısızlığımı yüzüme vurdukları için; iki, beni denemeyi vazgeçmekten alıkoydukları için...

      Tüm başaranlara içten tebrik ve teşekkürlerimle...



      * John Gordon, Enerji Otobüsü (bu kitapla ilgili bir ara konuşalım)

      2 Mart 2010 Salı

      pedagojik yaklaşım

      Öyle bir zamanda geldi ki; ne baş ağrım kaldı, ne havanın iyice kapatmasıyla iyice kasvetli hâle gelen odamdaki bu ağırlık, ne gerginliği ortamın... Hepsi geçti.

      Sancılı "yeni yetme=teenage" dönemleri! Aldı götürdü beni...

      Yazının bir yerinde gülmemi duymasınlar diye ağzımı kapattım, sonra duyarlarsa duysunlar diye koyverdim kahkahamı...

      Muhakkak herkese geliyor bu tip mailler ve beğenilenler de paylaşılıyor zaman zaman... Ama bunu buradan paylaşmak istemem kendim için... Aralarda kaybolup gitmesin, dönüp dönüp okuyayım diye... Bir de bizim evdeki "potansiyel emo"lar ile karamsarlığa kapıldığım anlarda, içimdeki "bilmiş pedagog" tarafından acımasızca sorgulandığım zamanlarda sarılayım şu "ne varsa, eskilerde var" felsefesinin örneklerine diye...


      Çok uzattım! Buyrun:



      Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi,
      grip "Yatınca geçer"di, başın ağrıyorsa "Çocukların başı ağrımaz" denirdi, uykun kaçıyorsa "Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün" şeklinde konu halledilirdi!

      Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya, "Tembel"din ya "Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyor"dun!Hüzünlü bir çocuksan "Yazar olacak herhalde" derlerdi, yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı, susup otururdun.

      Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar. Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk 'astım başlangıcı', okuma yazmayı zor söküyorsa 'disleksik', hüzünlüyse 'depresif', aşırı hareketliyse 'hiperaktif' diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler!

      O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular? Emo!

      Emo ne? Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse'li, siyah ojeli ergenler var ya...Taksim'de kaldırımlarda filan oturuyorlar. Aha onlar Emo!

      ...


      *HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM*

      Ay kıyamaam!

      Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır!

      Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım. Saçımı taramadım, denizegitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım.

      Bir akşamüstü, balkonda otururken annem "Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa..." şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.

      "Sıkılıyorum... Hayat çok anlamsız" cevabımın üzerinden sanırımbirkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu 'mıncırma' hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmişti.

      Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir. Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!

      Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle, yüzünü yüzüme yaklaştırarak "Alırım ayağımın altına" diye başladı ve "Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsanda git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah..." şeklinde bitirdi!

      *NE DERDİM KALDI NE DE TASAM*

      Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz, mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar, arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir.Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır!

      Aynen öyle oldu.

      Mıncırma sonrası ne derdim kaldı ne tasam! Emo'luğum o gün bitti, bu yaşa kadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım.


      ..."


      diye devam ediyor yazı. Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.




      * * *

      Teşekkürler Gülse BİRSEL :))

      1 Mart 2010 Pazartesi

      ne o, ne öbürü...

      Sabah harika uyandım. O klasik sendromdan eser yoktu. Aksine kararlı, mutlu ve huzur dolu oturdum kahvaltı sofrasına. Sonrasında; işe getirmek için ara öğünlerimi ve öğle yemeğimi hazırlarken, bir yandan da özellikle gece gelen "yeme ataklarına karşı" kafamda planlar hazırladım.

      Lay lay lom geldim işime. Kahvemi içerken, maillerimi açtım, her zamanki gibi...

      Can arkadaşımdan gelmiş bir mail: "kilo almaktan korkma..."

      "Hah" dedim, "tam da bu günün anlam ve önemine uygun bir yazı galiba!"

      Beraber okuyalım mı?



      "Avustralya'da, bir spor salonunun camında bir reklam; zayıf ve bronz tenli bir kadın afişinin hemen yanında şöyle yazıyor:

      "Bu yaz, denizkızı mı olmak istersiniz, yoksa bir balina mı?"

      Afişteki mankenin fiziksel özelliklerinden çok uzak olan orta yaşlı bir kadın, spor salonundan içeriye kafasını uzatarak reklam ile ilgili şöyle bir cevap veriyor:

      İlgilenenlere duyurulur, Balina...

      • Balinaları arkadaşları asla yalnız bırakmazlar, yunuslar, deniz aslanları, meraklı insanlar..
      • Aktif bir cinsel yaşamları vardır, hamile kalır, sevimli bebek balinalar doğururlar.
      • Denizde yüzer, oynarlar.
      • Polinezya adalarının mercan kayalıkları gibi muhteşem yerleri görme şansına sahiptirler.
      • Balinalar harika şarkı söylerler, CD'leri bile vardır.
      • Bazı insanlar dışında, onlara zarar vermek isteyecek tek bir varlık yoktur.
      • Dünyada herkesin sevdiği, koruduğu ve hayran kaldığı şahane hayvanlardır.

      Denizkızı?

      • Öncelikle, denizkızı diye birşey yoktur.
      • Var olsalardı da kimlik karmaşası sebebiyle psikolog kapılarında sıra oluştururlardı: Balık mısın? İnsan mı?
      • Cinsel hayatları yoktur. Yanlarına yaklaşan erkekleri öldürüyorlar, nasıl olabilir ki?
      • Hem, iyice bir bakın, gerekli donanım nerede?
      • E, sonuç olarak çocukları da olmaz.
      • Zaten balık kokan bir kadını kim ister ki?

      Sonuç?

      Ben balina olmayı tercih ederim.

      Medya sadece zayıf insanların güzel olduğunu savunuyor ama ben çocuklarımla dondurma yemeyi, beni heyecanlandıran adamla güzel bir akşam yemeğinde sohbet etmeyi, arkadaşlarımla çikolata paylaşmayı çok seviyorum.

      Zamanla kilo alıyoruz; çünkü, kafamıza o kadar çok bilgi yüklüyoruz ki yer kalmıyor ve bedenimizin diğer bölümlerine yerleşmeye başlıyor.(buraya çok güldüm :)))

      Yani, biz kilolu değiliz, inanılmaz kültürlü, eğitimli ve mutluyuz.

      Bugünden itibaren, aynaya bakıp da kalçamı gördüğümde, şunu düşüneceğim:"Allah'ım ne kadar da akıllıyım!" (... ve buraya da :)))
      (zaten akıllı erkeklerde akıllı kadınları sever di mi ? ;) "

      diye bitirmişler yazıyı...

      Sabah sabah çok güldüm. Cevap yazdım arkadaşıma:

      "Bugün pazartesi: hem haftabaşı, hem aybaşı, üstelik bir de mevsim başı...
      Ben de bu güzel günle yeni bir başlangıç yapayım derken, yazın kafamı karıştırdı!
      Ben de balina kalmaya devam mı etsem acaba? "

      * * *

      Şaka bir yana... Balina gibi görünmeden de, o üstte sayılanları yapabileceğimizi; çocuklarımızla dondurma yiyebileceğimizi, sevdiklerimizle güzel akşam yemeklerinde bir araya gelebileceğimizi, arkadaşlarımızla çikolatamızı paylaşabileceğimizi biliyoruz pekâlâ...

      "balina" olmak istemiyorum ama "denizkızı" olmak da istemiyorum ben... Çünkü ben benim. Benden ne olacağını, kendimi iyi nasıl hissedeceğimi, en doğru "içim" söyler bana... Yeter ki, onun sesine kulağımı tıkamayayım!