20 Şubat 2010 Cumartesi

cumartesi

Ben ki bulutlu, kasvetli, yağdı yağacak havaları severim. Böyle olmasına rağmen, sabah işe gelirken içim daraldı resmen! Bunda biraz da kardeşimin arabada unuttuğu cd'nin payı var. Sabah kontağı çevirir çevirmez arabayı dolduran müthiş ezgi ve o harika yorumla işe gelene kadar mest olmuş vaziyetteydim...

Aslında bugün çok da işim olmamasına rağmen, bilmem neden, işyerinde olmak istedim. Sabahtan yapacaklarımı hallettim, sonra da başladım bloglararasında gezintiye... Bunu çok yapamıyorum, çünkü başlayınca içinden çıkamıyorum. Her girdiğim yeni blog beni bir başka bloga yönlendiriyor, derken sayfanın üstünde "yeni sekmede aç" komutuyla dizilmiş sıra sıra blog güzelleri, oku oku bitmez! Şimdi de aynısı oldu. Saat nasıl geçmiş, anlamadan tükettim zamanı, çıkmadan "2 satır da kendi bloguma yazayım" dedim...

Ne kadar şanslıyız! Bilmek, öğrenmek isteyen için nasıl da nimet şu internet. Ucu yok, bucağı yok. Ama seçici olmak, hele de çocukları doğru yönlendirebilmek ve denetlemek çok önemli. Her ne kadar bilgisayar ve internet "oyun" demekse de çoğu için (benimkiler de dâhil), zamanla yerleşecektir doğru ve yerinde kullanma bilinci...

... ve bloglar! Ayrı ayrı dünyalar, insanın içine çekildiği... Bazıları nasıl da sıcak! Gidip kapıyı çalsam, yabancılık çekmeyeceğim bir yer olarak imgeleniyor zihnimde... Öyle içten! Kim sıkmışsa canını, gidip beraber hesap sormak geliyor ya içimden, sonra duruyorum. Acaba "oynayan, -miş gibi yapan"lar da yok mudur? Kesin vardır. Ama sezgilerime güveniyorum ve "ben zaten onları okumam ki" diye omuzuma vurarak teskin ediyorum kendimi.

Zaten "aldatan kendini aldatır" her zaman, "benim burada 15 ocaktan beri kendime yaptığım gibi..." diyerek keskin bir dönüş yapayım kendime doğru (bkz. bir önceki yazı).

Acaba bir süre "diyet, rejim, spor, vs." konularında yazmasam mı? Bu blogun varoluş sebebiyle çok çelişkili bir düşünce. Yani "ben bir süre yazmasam mı?" demek bu aslında ki, onu da düşünmedim değil. Ama her gidişim, ardından uzun süreli bir çöküş dönemi, sonra toparlanıp yuvaya dönüş ile nihayet bulmuştu... Bu sefer çöküntü falan yaşamak niyetinde değilim de "yapmak istedikçe yapamamak" ve "kendini kandırmak" moral bozuyor. Demek ki bir türlü hazır olamadım, giremedim o moda!

Kısacası bahane çoooook... İstemediğin kadar! Ama bizi ilgilendiren maalesef Hatice değil. Neticeye bakarız biz!
11 gün sonra çıkacağın tartıda yaşayacağın şok ve o anda gireceğin depresif mod, yukarıda bahsettiğin "ay hazır değilim galiba, giremedim ben o moda bir türlü" laflarını yedirecektir sana, umuyor ve diliyorummm!

ŞIMARIK!



hamiş: bu yazı hafta sonu için "öylesine bir yazı" olacaktı ama kendime "fırça" ile sonlandı.
yazı bitti, okudum, tuhaf oldum, utandum, yanaklarım kızardı, içimi ateş bastı! silmek istedim ama "cıs" dedi içimdeki... "4 mart'da gel, tekrar oku bu yazıyı, altına da "hamiş2" diye not düş hislerine ait..." diye de devam etti... o yüzden kalıyor böyle! kimseye iltimas yok, herkes hakettiğini yaşar, hakettiğini işitir :(

19 Şubat 2010 Cuma

ben bana karşı!

Yok yok, böyle olmuyor.

Bana bir acil eylem plânı lazım!

Lazım da nerden bulsak, nereden alsak?

Kimden istesek?

Arkadaş, eş, dost?

Sorsak soruştursak, acaba ellerinde fazla "acil eylem plânı" olan var mı?

Kulllanılmış da olabilir, hatta daha iyi olur. Böylece "tuttu, tutmadı" diye oyalanmamış da oluruz! Al, uygula, garantili sonuç...


* * *

Ben çok sıkıldım kendimden. Gerçekten! Gidesim var ama gitmeye bile takatim yok! Bana bir şeyler olmalı ve kendime gelmeliyimmm...

Konuşuyorum, yazıyorum, okuyorum, motivasyon adına ne gelirse aklıma yapıyorum. Tüm bunları ben bana değil, komşunun kızına yapıyorum sanki!

O motivasyon anlarına coşkuyla eşlik eden ben, arada fırsatını bulur bulmaz kaytaran öbür benle nasıl başa çıkacağını bilemez oldu! Arada olan ise "zavallı ben"e oluyor!

Galiba "ya tamam, ya devam" durumlarına geldik...

Hadi gari, yetti gari!

Şu deveye şu hendeği atlatalım artık...

18 Şubat 2010 Perşembe

"eski ama eskimeyen bir yazı"

"Yaşam, insanlara bazen ne zor seçimler dayatıyor.

Tanju Okan'ı hatırlayın mesela. Bir insanı, sol bacağıyla, hayatı arasında bir tercihe zorlamak kadar sevim­siz ne olabilir?
"Eşyalar toplanmış seninle birlikte/anı­lar saçılmış odaya heryere/sevdiğim o koku yok artık bu evde/sen...kadınım" diyen o gür sesin sahibinin ölmeden önce bir bacağını
yaşamına diyet olarak vermesi sizi de "seçim"e isyan ettirmiyor mu?

Ama bazen seçim imkansız gibi görünse de kaçınılmazdır.

Bazıları diyor ki; "Bu yaşam tarzı da Tanju Okan'ın kendi seçimiydi. Alkolle zehirledi vücudunu... dur durak din­lemedi".

Peki o tercihin nedeni neydi?

Bir yanda şöhret, kudret, para ve renga­renk bir hayat gözkırparken, neden dev bir sanatçı, yalnızlığı ve alkolü seçer..? Neden, pırıltılı bir yaşamın getirisinden vazgeçer?

Yaşamı bir gelir-gider çizelgesi olarak al­gılayanlar elbet bu seçime ilişkin sağlıklı bir "yoklama" yapamazlar. Çünkü onlara göre rasyonel bir insan seçim yaparken öncelikle "güç, kudret ve iktidar şansı" arar. İktidar şansı ol­mayan partilere oy verenler, mutluluk uğruna istikbal şan­sını tepenler, sevdiği kadının kokusu yok diye yaşadığı evden vazgeçenler, her talihsiz borsa oyuncusu gibi sonuçta kaybetmeye razı olmak zorun­dadırlar.
Lakin başka borsalarda, başka değerlerin prim yaptı­ğını göremezler.

Bazen bir inzivada dolu dolu ve sevgiyle yaşanmış kısacık bir dönemin, şöhretin sahte ışıkları altında parlatılmış upuzun bir hayata tercih edilebileceğini ve bu tercihin insana her türden finali gözealdırabilecek derin bir tutkuya dönüşebileceğini anlayamazlar.

Seçimde oylarını istikbal garantileri yeri­ne tutkularından yana kullananlar ise, bu tercih sırasında olduğu gibi bedeli öderken de tek başına kalırlar.

İngiliz Kralı 8. Edward sevdiği kadın için tahtını terkettiğinde de kimse bu tercihe anlam verememişti. Çünkü "ge­çer akçe" olan "taht'tı ve bir ka­dın için koca imparatorluğun ni­metlerim tepmek "akıl dışı" sayılıyordu.

Birisini herşeyden vazgeçebi­lecek kadar çok sevmenin, insa­nın başına, hiçbir tacın sağlaya­mayacağı türden bir asalet hal­kası takacağını düşünemediler.

İngilizler, tahtsız kralın ardın­dan dövüne dursun, tahtsız kral da sevgisiz İngilizlerin haline acıdı durdu hayatı boyunca...

***

Bir kez daha yazmıştım; "her seçim bir kaybediştir" diye...

Her tercih bir vazgeçiştir çünkü...

Sabah işe gitmekle, yatakta nefis bir mis­kinlik fırsatından vazgeçmiş olursunuz. Kalkar kalkmaz hayat binbir seçeneği da­yar burnunuzun ucuna... "Ne giysem" telaşından, öğle yemeğinde "Ne alırdınız" diye başucunuzda biten garsona, "hangi kanal­daki filmi izlesem" kararsızlığından, "bize oy verin" diye bağrışan partilere kadar herşey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar.
Yastığınıza teslim olmuşsanız, belki dışarda ışıl ışıl bir günden vazgeçmiş olursunuz. Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz. Belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız İzmir köf­teden daha lezzetlidir. Ya da öbür kanal­daki film, o anki ruh halinize daha uygun­dur.
Ama yaşam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez. Geri dönüp, o günü gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yaşama şansınız yoktur.

Bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey, seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır.
Ama neyin değerli olduğunun kararı da yine size aittir.

Ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray, ba­zen şöhret sahnesinin parıltılı neonları da olsa, çoğu zaman gözünüz hiç arkada kal­maz.

Çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz kadınla pay­laşamadığınız bir saray sizin borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir.

Hayata bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz, bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz.

Herşeyin sıradanlaştığı bir dünyada ba­zen kaybetmek en doğru seçimdir.

... ve o dünyada en yerinde tercih; vazge­çiştir."

Can DÜNDAR

15 Şubat 2010 Pazartesi

... ve perde!

PERDE I



Seviyorum sabahları kızarmış kendi yaptığım köy ekmeğinin üzerine tereyağ sürüp veya kırmızı biberli kekikli zeytinyağına banıp yemeyi.


Mutfağa su içmeye gittiğimde, tabaktaki çifte kavrulmuş lokumdan 1 tane, 1 tane daha, belki son bir tane daha atıp ağzıma, sonra su içmeyi...


5 çayının yanına sadece kendim için bile olsa kısır yapmayı, gece çayın yanına tatlı yoksa bol fıstıklı irmik helvası kavurmayı ve yemeyi, yedirmeyi...


Aklıma estikçe veya gönlümü gezdirdikçe, canım sıkıldıkça bir şeyler atıştırmayı, gözüme kestirdiğim ne ise ağzıma atmayı...


Seviyorum ama "o kriz anı geçtikten sonra da bir çöküş, bir mutsuzluk sarıyor içimi..."


Geriye kalan şişkinlik, hüsran, bezginlik, kendini suçlama...


Bu kısırdöngü içinde "yuvarlanıp gitme sözüne yakışır şekilde" yusyuvarlak, tostoparlak bir şekilde hayata devam etme..





PERDE II



Sabahları gözün reçelde, sıcak poğaçalarda doymadan sofradan kalkmak,


Ara öğünlerde alışık olunan kurabiyelerden, çikolatalardan atıştırmak yerine "sağlıklı" seçenekleri tercih etmek zorunda olmak,


Susamadan su içmek,


İkindi çayında, arkadaşların ev yapımı kurabiyelerin nefasetinden bahsederken, kemirdiğin "sunta" bisküvilerinin de nefis olduğunu mırıldanmak,


Sebze ve tavuk haşlamanın tabaktaki son kırıntalarını toplarken, eşe bol kıyma soslu makarnadan 2. tabağı doldurmak,


Akşam yemeğinden sonra, 1 bardak bitki çayı ile yetinmek zorunda olup; ev halkına meyve, baklava, kurabiye, kuruyemiş servisi yapmak ve o an için dokunulmazlar yüzünden, kendini kötü hissetmek...


Sevmiyorum işte o zamanları...


Sevmiyorum ama "o kriz anı geçtikten sonra da; bir mutluluk, bir gurur sarıyor içimi..."

Geriye kalan; hafiflik, umut, neşe ve gurur...

Kritik dönemi atlattıktan sonraki zamanlarda; karnımın guruldamasını çok seviyorum, bir sonraki yemek saatini özlemeye bayılıyorum, 1 kurabiye hakkımı tadına vararak yemek beni mest ediyor, "aa, nasıl başardın?" sorularına cevap vermekten hiç yorulmuyorum...

* * *

"Hayat sahnesinde, hangi perdede olmak istiyorum?" diye çok sordum kendime.
Zigzaglarım da oldu ve de olmakta ama benim rolüm II. Perde'de...

Arada unutsam da ezberlerimi, olsun!

Dönmek yok! "... ve perde!" deyip devam oynamaya...

12 Şubat 2010 Cuma

spor 3

Spor ile ilgili arayışlarım sürerken, evde bulunan ve bir gazetenin verdiği "Nivea Body Cd" si ve ayrıca bir tenisçinin (adını unuttum) fitness cd'si geçti elime. Bir de bunları deneyeyim derken, Mehtap'ın bir okurunun "Leslie Sansone"dan bahsetmesiyle, kendimi bu adreste buldum.

Forumda konuyla ilgili tüm girişleri okudum, her zaman yaptığım gibi notlar aldım. Günün sonunda,elimde uzun bir liste ve açıklama metni vardı. Lesslie Sansone'u araştırırken, karşıma Turbo Jam, Callenetics , Slim in 6 gibi başka türler de çıktı. Maymun iştahlılıkla, hepsinin linkini bir word dosyasına kaydettim.

Ve bir cumartesi günü Leslie Sansone ile yürümeye başladım O'nun "walk walk walk" çağrısı eşliğinde çok da keyifli gitti yaklaşık 3 hafta kesintisiz... Tâ ki seyahate çıkana kadar... Zaten gezi esnasında da devamlı "walk walk walk" modunda ve hızlı çekimdeydik. Belki de -belki değil aslında kesinlikle- bu yüzden kilo almadan döndüm.

Şimdi yine başlamak istiyorum. Videolar bilgisayarımdaydı, dün akşam cd'ye attım. Artık daha keyifli yapabilirim hareketleri TV karşısında.

Konuyla ilgili notlarımı da paylaşırım ama siteden iki alıntı ile bitiriyorum:

"... Leslie kardiyodur yani kalori yaktırır ve kilo vermenize yardımcı olur ama şekillenmek istiyorsanız yanına (Pilates, Callenetics, Slim in 6... gibi)başka şeyler ilave etmeniz gerekir."

***

Dikkat! Bu bölüm "alıntılanan linkler çalışmadığı için kaldırılmıştır". Linkler ve bilgi için bu adresten faydalanabilirsiniz...

***

not: rapidshare ile indirilecek çok dosyanız varsa, "JDownloader" programını indirin... çok faydalı bir program... pc'nin başında nöbet tutmanıza gerek de kalmıyor...


Hadi bakalım, "walk walk walk" diyelim ve başlayalım. Bu kadar pineklemek yeter!

hayırlısı

Babam kullanırdı bu sözü:

"keşke'yi ekmişler de, bitmemiş..."

Çok kullanmadığım bir söz. Ne geçmiş için, ne de geleceğe dair temenniler için...

Çünkü geçmiş geri gelmeyecek. Hayıflandığımız ne varsa geçmişe dair, ders alabiliyor muyuz; o önemli... Ayrıca şimdi "tüh!" dediğimiz bir olayın oluş sebebiyle ve uzantılarının etkileriyle ilgili gerçekleri bilmeye de gücümüz de yok ki... Bize "şer" görünse de, aslında "iyi" olabileceğini bilir miyiz de isyan ederiz?

Gelecek için "keşke" demek; belki umut etmek için güzel ama "o istenen her ne ise, bizim için hayırlı mı, bilemeyiz" noktasına odaklandığımdan beri içsel olarak, cümlemin sonunda "eğer hayırlıysa" diye ekleme yapıyorum hemen "keşke" demeden...


Öyleyse, şimdi bu çöküntü neden?


Neden yanlış olduğunu bile bile aynı hataların yapılmasına sessiz kalıyor, sonra da üzülüyorum ya da sonunu bilmeden çok istiyorum falanca olayın gerçekleşmesini...



Kendime kızıyorum kendime...


Duruşum bu, içim bu... Ama dışarı yansıyanlar bazen çook farklı olabiliyor. Bazen, bazı durumlarda, insanları kırmamak adına, benden farklı bir ben çıkıyor ortaya... Sonra da kızıyorum, bu "sonradan çıkma ben'e"...



Sorun içselleştirme ile ilgili aslında ya, dur bakalım hayırlısı!

10 Şubat 2010 Çarşamba

tuş olma ve akılcılaştırma!!!

Tuş oldum!

Evet, bu bir itiraftır: Dün gece tuş oldum!

Akşam eve gittiğimde, bir tarafta eşimin aldığı kurabiyeler, diğer tarafta ablamın getirdiklerini görünce önemsemedim. Nasılsa yemeyecektim. Yemek menüm son derece güzel ve doyurucuydu:


Tavuk göğüs şnitzel fırında ,
ıspanak, ,
brokoli,
mantar sote,
yoğurt,
1 dilim ekmek

Daha ne olsun, doydum çok şükür!

Sonra çay faslı yaklaştığında içim kıpırdamaya başladı. "Hayır" dedim. "Asla!"

Ama unuttuğum bir şey vardı: "Asla Asla Deme!"

Zil çalıp bir de "çocuklar seviyor" diye komşum kocaman bir kase yağlı, tuzlu patlamış mısır getirmez mi?

Kesin benim dün gece "verilen sözün tutulması" üzerine imtihan gecemdi!

Ama çaktım imtihanda!

Önce, çocuklar "biz yemiycez" dedikleri için kasedeki mısırları hallettim. Neyse ki, sonuna doğru küçük oğlum yetişti de bir kaç kalori eksik almış oldum :(

Ardından, afiyetle ve sakinlikle müthiş kıyırlıktaki un kurabiyelerinden, susamlı kıyır kıyır kandil simitlerinden, süper kıyır ve lezzetteki kahkelerden güzeeelce yedimmm!!!
(ne kadar kıyır o kadar yağlı demek, altını çizelim!!)

Bitti mi hayır, bitmedi! Bir de yatarken 2 kaşık mı desem 3 kaşık mı, Nutella!

Bunu ":("ve utanma smileyi olarak da bunu ":S" ,
duygularımın bir ifadesi olarak sunsam...

Tüm bu "yeme" süreinde, aklımdan geçen cümleler şunlardı:

"Hafta sonu cuma-cumartesi-pazar(14 şubat:)), seyahate çıkıyorum... Eşimle keyif gezisine... Eee, liste bozulacak mecburen! O halde, şimdiden kaçamak olabilir...Pazartesi baştan başlarsın artık... Zaten regl dönemim de yaklaştı ve canımın çok tatlı istemesi bundan... Bünyeye eziyet etmeyelim...vs..vs..vs..."

Bugün durup düşündüm; benim bu durumuma, bu psikolojik yeme bozukluğuma kılıf yaptığım, kendimi inandırmak ve haklı çıkarmak için söylediğim bahanelere ne deniyordu diye...

Üst Başlık:
Psikolojik Savunma Mekanizmaları

Alt Başlık:

AKILCILAŞTIRMA (RATIONALIZATION)*
Anxietenin gücünü azaltmak amacıyla ve çoğu kez yadsıma mekanizmasıyla birlikte kullanılan akılcılaştırmada, iki temel savunma öğesi bulunur.
(1) Kişinin davranışını haklı göstermesine yardımcı olan öğe,
(2) Ulaşılamayan amaçlara ilişkin düş kırıklığının etkisini yumuşatan öğe. Örneğin; o gece arkadaşının daveti üzerine onunla yemeğe ve sinemaya gittiği için ertesi günkü sınavına hazırlanamayıp kötü not alan öğrencinin, gitmeseydi arkadaşını kırıp üzecekti ve ayıp olacaktı düşüncesiyle avunması da akılcılaştırma türünde bir savunma mekanizmasını harekete geçirmektedir.

*yazının tamamı burada...

Sonuç:

Gezi -maalesef- iptal oldu!
Bahanelerim masal oldu!
Ben de tuş oldum!

Uzun uzun ağlasam diyorum :((((((

8 Şubat 2010 Pazartesi

XXL'den M'ye

Hedef koymak önemlidir ya, "hedefi olmayan gemiye hiç bir rüzgâr yardım edemez" ya, yuvarlak ve uçuk bir hayaldense reel bir hedef etkilidir ya sonuca ulaşmak için... İşte bunun için, "ben de hedeflerimi daha bir elle tutulabilir şekilde ortaya koymalıyım" dedim...

Mesela önceden; "kilo vereceğim" veya "sağlıklı beslenerek zayıflayacağım" gibi sonsuzlukla sınırlı hedeflerle yuvarlanır giderdim... Allah ne verdiyse, nereye kadar giderse kilo vermem oraya kadar da devam ederdim.

Şimdi yakın hedeflerim ve uzak hedeflerim var. Bunların yanlarına "tik" koyarak ilerleyeceğim:

  • ilk 10 gün fiziksel olarak daha hareketli olunacak ama henüz spora başlamıyoruz
  • İkinci 10 günden itibaren sabahları yürüyüş bandı, geceleri fitness
  • Her gün aynı hareket, aynı spor programı yapılmayacak, internetten indirdiğim farklı programlar kullanılacak... "şaşırtma" burada da var :)
  • Mehtap'ın Listelerinde tüm haftalara titizlikle uyuyoruz... Kaçamak olmamasına gayret ediyoruz ama olursa dengelemeyi de biliyoruz :)
  • "haftada yarım kg. verilmesi normaldir" der uzmanlar... Buna göre ayda 2 kilo gitmesi gerekiyor. Bu en az miktar olmalı bence... Ayda 4 kilo da üst sınır olmalı ki sağlıksız bir durum çıkmasın ortaya..
  • 84'lere gelindiğinde birkaç hafta sabitleme yapmak lazım..
  • Hazirana kadar 15 kilo kaybedilmiş, 70'li rakamlara merhaba denmiş olacak!
  • 70'in neresinde duracağımı bilmiyorum. Bununla ilgili hesaplamalar için henüz çok erken zaten :)

Geçen seyahatimde bir sürü kıyafet aldım. Zaman yoktu, öyle hızlı bir alış-verişti ki... Beğendiklerimi kollarıma ata ata reyonların arasında bir jet turu neticesinde, neler aldığıma ancak Türkiye'ye döndüğümde bakabildim.

Aldığım kıyafetlerin hemen hepsi 44 , bir ikisi de 46 beden! Ben şu anda 48 giydiğime göre, aslında bu bilinçaltı davranış çok güzel anlatmakta benim hedeflerimi... Fazla söze gerek kalmadan...

7 Şubat 2010 Pazar

pastalara son veda*

* Sizin semtte de bağırır mı pazar esnafı (buna da yasak geliyormuş ya, geçen haberlerde söylenen doğruysa: artık bağırmadan-çığırmadan satış yapacakmış pazarcılar); bitmekte olan sezona ait tarlasında, bahçesinde kalan son sebze & meyveyi satarken:
"hadi bakalım, lahanaya son veda..."
"haftaya yok! can eriğine son veda... kaçırma..."

İçinde "veda" geçiyor ya, sebzeye & meyveye de olsa veda ediyor olmak, üzülürüm ben... Bu yüzden hiç aklımda yokken eve erikle, lahanayla dönmüşlüğüm çoktur :)

Bugün bir yandan fırında pişen pideleri kontrol edip, diğer yandan pastayı süslerken, aklıma geliveren bu çağrışım gülümsetti beni de, hadi dedim yazının başlığı böyle olsun...


Diyorum ya günlerdir mutfaktayım ve uzuuuun zamandır ara verdiğim o keyifli mutfak saatlerini tekrar yaşıyorum. Her güne özel yeni tatlar, tatlılar, tuzlular, yemekler... Çocuklar mutlu, eşim mutlu, konu komşu mutlu ama en önemlisi ben çok mutluyum.

Ama bitti! Bugün kıymalı pide, sucuklu-kaşarlı pide, peynirli patatesli börek, pizza, çilekli pasta ile bu dönemi kapattık.

Yani bugün pastaya böreğe, hamur işlerine SON VEDA idi anlayacağınız...

Yarın "ee, nerede kalmıştık?" diye başlayacağım güne kısmetse ve koyduğum hedefleri tutturacağım bu sefer... Ne hedef mi koydum kendime?

Hadi bundan da yarın bahsedeyim...

4 Şubat 2010 Perşembe

ayın 4'ü yine...

Evet, yine ayın 4'ü olmuş...


Ne zamandan beri; ne saatten haberim var, ne takvimden... Sabahlar akşamlara, günler haftalara karışmış bir süredir ve sadece yarışıyorlar birbirleriyle... Ne zaman diğer dilime geçiyoruz, farkında bile olmadan yaşıyorum bir süredir.


Şikayetçi miyim, asla!


Özlemişim böyle koşturmadan uzak, anı yaşamayı... İyi geldi aslında.


Gece gündüz açık olan bilgisayarımı sadece "tarif aramak" için kullandım son 10 gündür... Bilgisayarda gece yarılarına kadar üzerinde çalıştığım projelerim, son rötüşları için bekleyedursun, ben "ev hanımı" ve "anne" moduna iyice kaptırdığım için, dönüp bakmadım bile...


Bugün ayın 4'ü olmasa, "hayata dönüş" olmayacaktı yine... Ama artık yavaş yavaş "bu tarafa" geçme vakti... Okulların açılmasına, tatilin bitmesine ne kaldı ki...


* * *

Ocak 15 itibariyle başlayan tatilimizin ilk 10 günü başka yerlerde, başka diyarlarda geçti, çok da güzeldi. Uzun uzun anlatmak, belki fotoğraflar paylaşmak mümkün değil şimdilik ama, söyleyebileceğim (bu blog açısından en önemli bilgi olan) "nasıl da çok yediğim!"


Gerçekten, ipun ucu öyle böyle değil, inanılmaz kaçtı!


Değişik tadları keşfetme aşkı veya misafirperverlik adına yapılan inanılmaz ısrarlar, bu doz aşımının temelleriydi. Buna rağmen, bu "ağır" mesaiye rağmen, döndüğümde "gram" bazında da olsa kilo verdiğimi görmem, nasıl keyiflendirdi anlatamam.


Sonrasında eve dönüş ve 10 gündür "isteyerek, dileyerek, keyif alarak" mutfakta olmak, vicdan azabı falan duymadan da her yaptığımdan "tadımlık değil, doyumluk" denen ölçülerde yemek...


Bugün tartılma günümdü ya, sabah çıkarken tartıya, başladım korkmaya, dua etmeye! Aldım biliyorum da çok olmasın n'oolur!!! Tekrar tekrar indim çıktım... Gördüğüme inanamadığım için... Eşim odaya geldiğinde yatağın kenarına oturmuş, düşünüyordum.


-N'oldu? dedi.
-Ya, sen de tartılsana... Tartı mı bozuldu, yoksa hastalandım mı ben? O kadar yemeye, kilo almamışım, nasıl olur!!!


Eşim de tartıldı, tartı bozuk değil.


Troidimi kontrol ettirmeliyim belki, hipertroid yaşamıştım bir kere daha... "Yersin ama zayıflarsın" belirtilerden biridir ya... Diğer belirtiler yok Allah'a Şükür! Ama başka ne olabilir?


Bu kadar yiyip, sadece 300gr. almak, nasıl açıklanır?


Neyse ki;

  • okullar açılıyor,
  • hayatım normale dönüyor,
  • Mehtap'ın listelerinin birinci haftasına başlanılıyor,
  • sporda (henüz yazamadığım) Leslie ile yürüyüşlere devam ediliyor

inşallah...



Mehtap'ın da dediği gibi, istersem yaza kadar 20 kilo verebilirim ben...

12 Ocak 2010 Salı

spor 2

Düzenli spor yapmak adına "ne yapsam, ne yapsam.." diye düşünürken, başka bloglarda da adını duyduğum " 'twist&shape' alırsam, ben bu işi çözerim, portatif olduğu için istediğim yerde, tv'nin karşısında da kullanabilirim, yer de işgâl etmez" diye düşündüm, araştırmalara başladım.

Klasik modelin yanında daha yeni bir versiyon buldum "hepsiburada.com"da, üstelik de indirimli...





Terddütler de geçirsem (kalite-güvenlik-kullanışlılık,vb), sonunda siparişimi verdim.

Ürün geldi. Şok!

  • Montaj problem,

  • Kalite problem,

  • Kullanışlılık problem,

  • Yer kaplaması problem...

Ürün montaj kitapçığında (görsellik ve çevirinin fecaatliği ayrı şenlik!) diyor ki:

"şu adet, şu ebat, şu nitelik vida çıkacak"

Sayıyorum:

Bir çeşitten 2 adet fazla, bir çeşitten 1 adet eksik vida var pakette...

Hepsiburada'yı nereden bulup da soracağım!


İthalatçı firmayı arıyorum, anlatıyorum durumu. Cevap:


"Efendim, maalesef kitap yanıltabiliyor! Bahsi geçen tüm vidalar montajda gerekmiyor. Ama isterseniz o tek eksik olan vidayı kargo ile göndeririz."


O kadar kibar ve yardımseverler ki, "yok diyorum, zahmet etmeyin... ben bir montaja başlayayım, yetmezse evden birşeyler uydururum.. teşekkürler"


Montaja başlıyorum. Gerçekten de, vidalardan artanlar oluyor. "15 dakikada montaj yapılabilir" yazısına rağmen benim 1 saatten fazla zamanımı alıyor.


Tam bitiyor, bakıyorum, bir bölümün vidalaması ters olmuş!


8 vidayı/somunu, zahmetle söküyorum. Öyle de iyi sıkmışım ki, zor oluyor biraz sökmem ama neyse, doğru montajı yapma ve bitirip spor yapma aşkıyla hallediyorum. Yarım saatten fazla sürüyor bu fasıl da...


Bitiyor. Spor vakti... Başlıyorum pedalların üstünde inip çıkmaya, yaylanmaya... Ama bir tuhaf, ortadaki tutunma yeri (o kadar sıkmama rağmen) hareket ettikçe gevşiyor sanki ve düşecekmişim hissi... "Abartma, süper işte" diyorum, kendime kızıyorum beğenmediğim için...


Sonra çocuklar deniyor... Bir iki hareket yapan iniyor aşağıya, "hiç beğenmediklerini" söylüyorlar... "Düşecekmişiz gibi..." diyorlar. Sadece 11 yaşındakinin hoşuna gidiyor. Tüy siklet olduğu için, sorun yaşamıyor sanırım...


Odalarına gittiklerinde bir daha deniyorum, ortadaki kollar iyice gevşemiş sanki.


O anda "iade" etmeye karar veriyorum. Geldiği gibi gidecek, hemen!


Hepsiburada.com'a bir form doldurup gönderiyorum. Cevap geliyor ertesi gün, kabul edilmiş iade istemim.


Tekrar o vidaları, somunları zar zor gevşetip söküyorum. Orjinali gibi paketliyorum, bantlıyorum, kargo firmasına binbir eziyetle ulaştırıyorum, orada "paketi açıp kontrol etmeliyiz içini" dediklerinde yıkılyorum ama belli etmiyorum (neyse ki üstten bakıp, hemen kapatıyorlar, kutu karışmıyor!) ve nihayet koliyi geri gönderiyorum...


BİR DAHA DA GÖRMEDİĞİM BİR ŞEYİ ALMAMAYA (HELE DE DEMONTE İSE) ÇOK YÜKSEK BİR İNANÇLA KARAR VERİYORUM!!!


Dahası da var: Bir kaç gün sonra kargo firmasından gelen "kargonuz yolda" sms'i ile başlayan bir yanlış anlamalar zincirinin, tesadüfen alakasız bir yerden çözülmesi ama bu süreçte yaşanan yaptığım telefon görüşmeleri, gergin ve heyecan dolu bekleyişler, vs... Detaylı anlatmayayım çünkü benim bile tekrar hatırladıkça midem kasılıyor!

SONUÇ:


hepsiburada.com sorgusuz sualsiz iademi kabul etti, kredi kartı ile taksitli aldığım ürünümün bedeli, hesabıma yatırıldı. Maddi bir kayıp söz konusu değil amaaaa;


ÇİN MALI ürünün yaptığı ÇİN İŞKENCESİni asla unutmayacağım!

11 Ocak 2010 Pazartesi

... ve 4. hafta

Cumartesi 3. haftayı bitirdik.

Son 2 gün biraz kaçamaklarım oldu ve "regl haftamın da içinde olmam sebebiyle" diye düşündüğüm nedenlerden, kilom yarım kg. artmış! Yani "3 haftada 3,5 kg." olarak düşünülürse, ben çok mutluyum...

Mutluyum, listeye harfiyen olmasa da "en üst düzeyde dikkatle" uyduğum için...

Mutluyum, spor olayında son zamanlarda olmadığım kadar istikrarlı gittiğim için...

Mutluyum, sağlığım ve moralim süper ötesi olduğu için...

Diğerlerini saymıyorum, uzamasın diye. Ama gerçekten iyi gidiyor her şey "maşallah!"

Şu anda tek düşündüğüm hafta sonu başlayacak olan gezimiz.

Bunun için de mutluyum ama diyetim açısından endişelenmiyor da değilim. Çünkü Mehtap ile çıktığım yolda 6. haftayı doldurmadan, listeyi bırakmak istemiyordum. Özellikle 6. haftaki detoks önemli olacaktı.

Fakat şu durumda; 4. hafta sona erdiğinde,
  • 5. ve 6. hafta listelerini bir kenara bırakacağım,
  • bir dönem sevgili diyetisyenim Güzin Hanım'ın bana öğrettiği ve Mehtap'ın da son yazısında değindiği, "kalori hesabı ve öğün seçimleri/değişim listeleri" konusuna dikkat edeceğim,
  • bunun yanında hareket fırsatlarını iyi değerlendireceğim,
  • ve tatili "hasarsız" tamamlayıp döneceğim

kısmet olursa...

6 Ocak 2010 Çarşamba

anket

Pino dünkü yazısında bir anketten bahsediyordu:

Serious Blogger, doktora çalışmasını "blog" konusu üzerine yapıyormuş ve bu konu ile ilgili bir anket hazırlamış. Siz de destek vermek isterseniz, sayfayı ziyaret edin derim.

5 Ocak 2010 Salı

spor 1

Sporla barıştım son zamanlarda...

Dün gece saat 01.30, ben "leslie sansone" ile yürüyorum.

Şimdi de vakit gece yarısına geliyor. Uykum var ama sporumu yapmadan uyumak yok!

"Yazacağım" dediğim için 2 satır da olsa, sözümü yerine getireyim, devamını sonra getirmeye çalışacağım... Mesela "kim bu leslie?", bilen biliyordur zaten ama benim 10 gündür neredeyse kesintisiz spor yapmamın mimarlarından kendisi... Detaylar, bir sonraki yazıda...

* * *

Bu arada annem yarın aşure yapacağını söyledi.

Yememeli miyim? Dayanmalı mıyım?

Peşin peşin söyleyeyim, yiyeceğim!

Ama küçük bir kase ve ara öğün olarak yiyecek, ana öğünümü de ona göre dengeleyeceğim.

Senede 1 gün, hem de annemin aşuresi...
yenir be kardeş!

4 Ocak 2010 Pazartesi

randevum var...

Bu sabah çok önemli bir randevum vardı.

Önce büyük oğlumu okuluna uğurladım, sonra 40 dakika sabah yürüyüşümü yaptım. Yürüyüşün son 5-6 dakikasına hafif tempo koşu ekledim dünden itibaren... 40' sonunda alarm çaldığında indim koşu bandından ve diğer çocuklarımı uyandırma çalışmalarına başladım :)

1. deneme:
"çocuklaar, saat 7buçuk, günaaayddınnnn..."
2.deneme:
" okul vaktiiii, çocuklaaarr... kahvaltı hazır..."
3.deneme:
"kalk artık sabah oldu, her taraf sesle doldu... uykunun da keyfi kaçtı, okul vakti yaklaştı..."

çocuklar:
"Ya, anne 5 dakika daha, lüütfenn..."

anne:
"peki, alarm çalınca kalkıyorsunuz... bir daha gelmiyorum!"

Sonra alarmlı saati onlara, onları alarmlı saate emanet edip, rendevuma yetişmek üzere odama geçtim...

Fazla hazırlığa gerek yok aslında... Her ayın 4'ünün sabahı yaptığım gibi, tartıyla buluştum.

Gözlerimi kapattım... İçimden bir rakam söyledim, "bu olmuşumdur" diye...

Yavaşça gözlerimi açtım, evet, "o olmuşum!"...

94,0

İndim, tekrar çıktım:

94,0 kg.

Demek ki neymiş?

İstenince oluyormuş! Üstelik şu son 3 günlük kaçamaklara rağmen! Üstelik hiper-hipo-hiper ekseninde dolanan troid geçmişime, nodüllerime rağmen! Üstelik reflü, ülser hikâyelerime rağmen! İstenince oluyormuş...

Şu anda Mehtap'ın programını uyguladığım için ve bu programa göre, 3. haftanın sonunda bir tartılma planlandığından, cumartesi günü tekrar tartılacağım... Sonrasında yine tartılar rafa!

Çok güzel gidiyor her şey ve daha da güzel olacak inşallah!

Darısı tüm isteyenlere...


hamiş: yandaki "nereden nereye" köşesine bakınca; 4 aralık için 95,8 rakamı görülmekte... ama en son 18 aralıkta tartılmışım ve o gün gördüğüm rakam 98! yani o günden bu güne -4kg.'lık bir kayıp var. 15 günde -4 kg. çok gibi gelebilir ilk bakışta ama 2 husus var altını çizmem gereken:
1. son alınan kilolar, henüz yer yapmadığından hızlı bir şekilde verilir...
2. verecek kilonuz ne kadar fazlaysa, başlangıçta o kadar hızlı yol alırsınız...
bu iki husus da benim durumumla süper örtüşmekte...

3 Ocak 2010 Pazar

devam...

Nerede kalmıştım?

Diyet konuşmaya kaldığımız yerden devam... Ne zamana kadar? İstediğimiz sonuçları görene, o sonuçlar hayatımda zigzag değil de sabit modda olana kadar...

* * *

Geçen hafta yaklaşık beş gün spor yaptım. Yılbaşı ve ertesi akşam ara verdikten sonra dün akşam ve bu sabah yine devam etti yürüyüşler ve aerobik... Bu konuyla ilgili detaylı yazmam lazım. Mesela salı günü olabilir. Daha önce yazacağımı söylediğim :Şu spor aletiyle ilgili de düşüncelerimi yazacağım ki, insanlar matah bir şey sanıp almasın!

* * *

Yılbaşı akşamına kadar diyet "süper" devam etti.

("kadar derken? yoksa???")

Yani evet, ama hem de hayır!

Nasıl oluyor bu?

  • Perşembe tüm gün tam diyet modu (hatta min. karbonhidrat), perşembe akşamı her şeyden ama her şeyden yemece!
  • Cuma tüm gün tam diyet modu, cuma akşamı bir gün evvelden kalanların atılmasına razı olamayıp, yine yemece!
  • Cumartesi tüm gün diyet modu, cumartesi akşamı mısır unlu hamsi (ama tava ): ama neyse ki, 1 saat spor :)
  • Ve Pazar sabahı uyandığımda midemde hissettiğim müthiş şişkinlik ve tokluk hissi üzerine kendine geliş:

Sabah 40'yürüyüş

1/2 bardak süt ve müsli
Öğle yeşil çorba
Akşam yeşil çorba
Aralarda su+metabolizma çayı




* * *

Bugün Mehtap'ın listesinde 3. haftama giriyorum. Aslında tartılma günümün 3. haftanın sonunda olması gerekiyor ama yarın ayın 4'ü olması sebebiyle "tartılmama" kuralını ihlâl etmem gerekiyor!

Yarın sabah tartıda göreceğim rakamın, son gördüğüm rakamdan az çıkması gerekiyor.

Öyle olmalı, olacak...

Lütfennnnnn!




1 Ocak 2010 Cuma

..ve bir ilan

Bir gazete ilanı:


Tüm zorluklar karşısında


Çetin CEVİZ olacağınız...


FINDIK kabuğunu


doldurmayacak sebeplerle


Kendinizi üzmeyeceğiniz...


FISTIK gibi


bir yıl dileriz.




Sizce kim vermiştir bu ilânı?


Evet, bildiniz:

:)))

Ben bu dileklere yürekten katılıyorum.

Reklamcılarını da kutluyorum.

mutluluk

Yılın ilk günü.

Biraz önce yılın ilk kahvaltısını yaptık güzel güzel...

Yılın ilk kahvesini yudumlarken, yılın ilk gazetesine göz atıyordum ki şu haber gözüme çarptı:

"Paranın satın alamadığı mutluluklar"

Ben de yılın ilk analiz yazısını bu haber içeriğini alıntılayarak yazayım dedim...

!!!

Yeter değil mi?

"yılın sonları"ndan sonra, bugün de etrafta "yılın ilk" lerinden söz ediliyor bolcana...

Ben de "bozmayayım, öyle giriş yapayım" dedim ama içime baygınlık geldi :( :)

Biz en iyisi o yazıya* dönelim:


Efendim, İngiltere'de 3bin kişiyle bir anket yapılmış. Anket sorusu "DÜNYANIN EN BÜYÜK MUTLULUĞU" imiş...

Gelen cevapları oranlarının büyüklüğüne göre sıralıyorum:

  1. Gece deliksiz uyku uyumak,
  2. En parasız anında cebinde 20-30 lira kadar para çıkması,
  3. Yatakta mutlu bir seks ve aşk.

İnsanı çok mutlu eden diğer küçük mutluluklar ise şöyle sıralanmış:

  • Ağlayana kadar gülmek,
  • Yeni yıkanmış çarşaflı (ben buna "ve ütülü" ilavesini yapıyorum) yatağa girmek,
  • Birilerini güldürmek,
  • Annenizin "Pazar kahvaltısı hazır" demesi,
  • Birinizin size güzel olduğunu söylemesi,
  • Şikâyet ettiğiniz kilolardan kurtulmuş olduğunuzu öğrenmek,
  • Güzel bir kitap okurken sıcak bir şeyler içmek

* Habertürk/Dış Haberler

. . .

Katıldıklarım var mutlaka ve ilave edebileceğim daha onlarcası...

Peki ya sizi neler mutlu eder? Düşününce, mutlu olabilecek aslında ne çok "şey"imiz olduğunun farkına varıyoruz. Yeter ki görmesini ve şükretmesini bilelim...

Keyifli bir gün olması dileğiyle...

31 Aralık 2009 Perşembe

bir yıl biterken*

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
Aradaki bölümün,
Ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını,
Zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
Sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
Bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin
Kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin, namussuzluk olduğunu;
Gerçek namusun, günah elinin altındayken,
Günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da“lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya...
Kalp durur...
Akıl unutur...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...



* kimi kaynaklarda Mevlana, kimi kaynaklarda Can Dündar imzalı bu sözlerle veda edelim 2009'a...

30 Aralık 2009 Çarşamba

iyi bir sene olması dileğiyle...

Yılbaşı akşamı hindi yemek âdet midir?

Birbirine hediyeler vermek?

Tam geceyarısı kapının önünde nar parçalamak, bereket olsun diye?

Kırmızı giymek âdeti çoook mu eskilere dayanıyor acaba?


Bilmiyorum.


Âdet diye sunulanları yapıp yapmamak tercih meselesi. Ama bildiğim; iyi-kötü bir yılı bitirirken ve bilmediğimiz nicelerine gebe yeni yılı karşılarken, iyi dileklerimizi sunmamız birbirimize, âdet olduğundan değil de içten geldiği gibi...



Sağlık, Sevgi, Huzur, Başarı, Bereket ile...


Yeni yılınız kutlu olsun.






hamiş1: Geçen senelerden gelen bir maile eklenmişti yukarıdaki foto... bir kez de buradan paylaşayım dedim...

hamiş2: Ben de başta saydıklarımın çoğunu yaptım veya yapmaktayım da şu "hindi" adetini(!)" sevemedim nedense (hindi etini pek sevmediğim için mi acaba?). Abartılı sofralar da kurdum gerektiğinde... Ama bir seferinde -kendimce- olayı protesto edip, yılbaşı akşamı yemeği olarak "tarhana çorbası, kuru-fasulye, pilav-turşu" çıkarmıştım. Eşim de o akşam kayınvalidemleri davet etmiş, Sürpriiizzz!!!! Masayı görünce hafif şok yaşamışlardı! O sırada çalan zil, gelen görümcemin kızı, elinde kocaman bir tepsi içinde iç pilavlı hindi ... Evde ben hariç herkesin yüzünden bir sevinç dalgası geçti gibi gelmişti bana! Böylece "hindisiz yılbaşı geçirmemiş olduk Allah'a Şükür!!!"

Bu sene de eşime rica ettim, hindi almasın diye... Yine kestaneli iç pilav yapacağım ama biz hindi yerine tavuk yesek olmaz mı???

27 Aralık 2009 Pazar

2. haftaya girerken*...

*gece yarısından sonra yazdığım için "dün/bugün" karışmıştı :) düzelttim...

Dün 45' yürüdüm, sonra da 15' kadar eliptik bisiklette ter attım.

Bugün 2. haftam başlıyor ve bu haftadan itibaren spor aksamayacak! Uykudan fedakarlık edilecek, işten erken gelinecek, akşam uykudan önce yapılacak... Yani bir şekilde hareket hayatımızda olacak! Bu haftanın kuralı bu! Anlaşıldı mı? Anlaşıldı! Süper!

Dün sabah;
  • 4 kaşık müsli
  • 1/2 bardak süt
  • 1 kupa sade filtre kahve ile kahvaltımı yaptım. Çok da hoşuma gitti.

Sonra;

  • 1 mandalina ve 6 adet kadar badem yedim.

Saat 11.45 gibi annemle kahve içtim: 1 türk kahvesi fincanı köy sütüne 1 çay kaşığı nescafe (nescafe'de de yağ olduğu için eski diyetisyenim dikkatli kullanılmasını salık vermişti).

14.30 gibi çok acelem olduğu için ayaküstü (hata biliyorum)

  • 1 tutam roka ve maydanoz
  • 200ml kendi yaptığım yoğurt (süt ve sütlü gıda miktarı biraz aşıldı gibi)
  • 2 yumurta büyüklüğünde haşlanmış tavuk göğsü yedim.

Bu arada su+metabolizma çayı da var...

Saat 16.00 gibi bir düğüne katılmak üzere yola çıktık eşimle ama düğünden önce "güya" İstiklâl'de biraz dolaşacağız, bir şeyler atıştıracağız (düğün yemekli mi bilmiyoruz, o yüzden ben hiç olmazsa salata yemek istiyorum) ama trafik berbat, milim milim...

2. ara öğünü de yapmadığım için iyice acıkıyorum, eşim de öğle yemeği yememiş. Trafikte satış yapanların arasında "muz satan adam"ı görünce seviniyoruz ama bir yandan da "bunu yemem ne kadar doğru?" diye düşünüyorum. Sonuçta, düğün başlayana kadar aç durmaktansa, muzun 1/2sini yemek mantıklı geliyor ama eşime laf anlatamadığım için 3/4 ünü yemek durumunda kalıyorum. Kalanı eşime...

Düğün yemekli değil! Mini pizzalar, ekler pastalar, hindistancevizli toplar, tatlı ve kuru pastalar ve kuruyemiş var. İçecek olarak da fanta ve cola... 4 badem, 1-2 de fındık ve 1/2 de çubuk kraker (susamsız, ince) alıyorum, içecek ve düğün pastasını eşime ikram ediyorum.

Eve gelince sadece susadığımı hissediyorum ve bol su içip, yatıyorum.

Yiyecek niteliği açısından öğleden sonrası pek parlak sayılmasa da, irademin test edilmesi bakımından başarılı olduğunu düşünüyorum...

Ben galiba artık "deli gibi yemek aramıyorum"...

25 Aralık 2009 Cuma

esas detoks beyne lâzım

Biraz önce ara öğünümü yedim.

Normalde bu vakitte meyve yemem (yani yemezdim) hatta "ben pek meyve yemezdim, çok sevmezdim çünkü..." desem daha doğru olur. Onun yerine bu saatte kahvem ve yanında mesela bir dilim kek veya kurabiye veya çikolata veya bisküvi... Üstüne bastırsın diye minik bir tuzlu... Çok mu tuzlu geldi, bir minik ısırık daha tatlı... Kaç kalori oldu? Saymazdım, saysaydım bu halde olmazdım.

Şimdi küçük bir yeşil elma (hafif ekşi) ve kendi yaptığım yoğurdumdan 2-3 kaşık. Ben eskiden çok yoğurt da yemezdim: diyetteeeeeen diyete! Gerçi yoğurtlarımı kendim yapalıberi, sever oldum yoğurdu, o da ayrı...

Geçen gün yolda ablamı gördüm, "un kurabiyesi aldım akşama" dedi. "Hayııııırrrrr!" demişim yol ortasında, acıklı bir tonda, sesim de biraz yüksek çıkmış. O da şaşırdı! "N'olur, sen ye, bize getirme. Ben hakkımı 16 Ocak'tan sonra kullanacağım" dedim. (16 Ocak -25 Ocak arası bir seyahatimiz var ablamın da katılacağı) "Tamam o zaman, bak orada ben sana neler tattıracağım" dedi... Kendisi incecik, biliyorum ben seviyorum diye...
Sonra ertesi akşam eşim, elinde 1 kutu en sevdiğim tatlı, çayın yanına... O da ben seviyorum diye...
Bir sonraki gün kayınvalidem zili çaldı, "tekir ve hamsi aldım, sen seviyorsun ya..." diye uzattı paketi...
ühü ühü ühü...

Ne mi yaptım; ne un kurabiyesinden ne de tatlılardan yedim, balıkları ev halkına sevdikleri gibi, una bulayarak kızarttım, kendime de yağsız tavada pişirdim.

6. günün içerisindeyim. Yeme-içme konusu çok iyi maşallah! Diyet dışı hiç birşey yemedim, içmedim. Akşam yemeklerinden sonraki krizler devam ediyor maalesef!

Yani "3. günden sonra geçer"miş ama bende geçmedi, "geçmeye de niyeti yok galiba" diyordum ki bu sabah birşeyi farkettim:
Sabah olup, "yaşasın, bir günü daha hasarsız atlattım"diye sevinirken, bilinçaltımdaki beklentimin "şu katı kurallı günler geçse ve değiştirmeli/dikkatli yeme moduna geçsek de ben de akşamları çayın yanında tabaklara mıyıl mıyıl bakmasam" olduğunu farkettim.
Yani hâlâ eskiye döneceğim gibi birşey bekliyor beyinciğim! Gündüzleri hiç birşey ama gece çay faslı yok mu, bitiriyor beni!

Cidden nasıl bir "ALIŞKANLIK" yok yok "BAĞIMLILIK" olmuşsa artık!

22 Aralık 2009 Salı

ordan burdan

Yine yemeklerimi yanımda taşımaya başladım. Ara öğünlerim, öğle yemeğim, hatta meatbolizma çayımın oluşturduğu "mini çıkın"ım ile geliyorum işe.Bu bile, bu küçük görünen eylem bile, insanı "hazır ol" çizgisinde tutuyor.

Her zaman böyle olmayacak, biliyorum. Yani kritik zamanları atlattıktan sonra, sadece ara öğünlerim yine çantamda olacak ama mesela öğle yemeğinde "işyerinde ne çıkıyorsa onu, seçerek ve kararınca" yiyebileceğim için, yanımda taşımayacağım.


* * *


Bu sabah 07.30 gibi televizyonu açtığımda Mehmet Öz'ün TV programı çıktı karşıma. Tekrar yayındı sanırım ve "sağlıklı atıştırmalık seçenekler" konusunda bilgi verdiği bölüm dikkatimi çekti. Öncelikle, seyircilerden 2 kişiyi seçerek, onların "atıştırmalık" tercihlerini aldı. Sonrasında kendi tercihlerini sıraladı (bu tercihler 'snack otomatının' sunduğu seçenekler çerçevesinde yapılıyor):

3. tercihi yer fıstığı
2. tercih çok tahıllı gevrek
1. tercih mısır patlağı

(Bu noktada 1.seyircinin de seçimi Öz gibi mısır patlağı olduğu için büyük ikramiyeyi kazandı :)Bu da magazin boyutu idi :))

Bu tercihleri kalorilerine ve içerdiği maddelere göre yaptığını belirtti Öz. Amacın 'sizi yemek saatine kadar idare edecek, 1 saat sonra tekrar birşeyler atıştırma ihtiyacı hissettirmeyecek şeyler yemek olduğunu' söyledi ve dedi ki: "ATIŞTIRMALIKLAR 200 CAL.DEN DÜŞÜK OLMALIDIR"

Hmm! Bunu sanırım daha evvel de okumuş veya duymuştum. Ama şimdi "görsel" olarak da izlediğim için hiç unutmam diye düşünüyorum.


* * *

Dün akşamki sporum 10 dakikalık "duvar hareketleri" ile sınırlı kaldı.

Bu sabah saati 06.30'a kurdum spor yapmak için... Kalkamadım :(

10' 10' ileri aldım alarmı... Alarm çaldı ben susturdum, alarm çaldı ben susturdum... Tâ ki gerçek kalkma saatim gelene kadar... En sonunda bu sabahki sapor yapma işini akşama bıraktım.

Yemek düzenim ise iyi gidiyor. Dün akşam çay faslında "krizim" tuttu ama atlattım şükür! 3 gündür liste dışı bir şey asla yok! Çorba kasesi ölçüm bir iki kez abartı oldu o kadar... 3 günün "aferin" raporu:

  • Pazar günü; pazar kahvaltısının ekstralarından, 5 çayının yanındaki mamalardan
  • Dün; çiğ köfte partisinden
  • Bugün; okuldaki doğum günü partisinde ikram edilen nefis şeylerden

uzak durdum ve kendime kocaman bir "aferin" dedim.

* * *

Bir de, bu dönem her zamankinden daha bakımlı ve şık olmaya karar verdim.

Çok makyaj sevmem, doğal görünmek tercihim: göz kalemi, rimel ve parlatıcı tüm malzemem... Ama saç konusunda çok dikkatliyim. Kesin bakımlı olmalı. "saçım iyiyse, ben de iyiyim" cilerdenim ben de...

Eskiden büyük beden reyonları "anne/anneanne" kıyafetlerinin olduğu yerlerdi. Allah'tan şimdiki "büyük beden" kıyafetler çok daha modern... Bu konuda şanslıyım. Alışveriş yaptığım 2 mağazanın çalıştığı modacılar çok zevkli kreasyonlar hazırlıyorlar. "Malum bölgeleri", uzun ve modern kesimli tunik, hırkalarla kamufle etmek mümkün artık... Zaten ben de tipik "armut kadını" olarak, o bölgelerle savaş halindeyim :(

Masada otururken gören beni "normal bir hatun" diyebilir ama ayaktayken... Offf... :(

Bugün bir veli geldi, "çok hoş göründüğümü, ne kadar da kilo verdiğimi" söyledi... Teşekkür ettim masamdan, ayağa kalkıp da hayal kırıklığı yaşatmak istemedim, hem O'na hem kendime...

* * *

Her sabah uyanıp da "bugün başlayacağım" dediğim ama akşam olduğunda umudumun ertesi güne kaldığı günler bitti nihayet. Hani derler ya, "Umut iyi bir kahvaltı, fena bir akşam yemeğidir" ... Ne doğru bir söz!

Umut dolu sabahlar ve umutlarımızın eyleme geçtiği akşamlar hep bizimle olsun...

20 Aralık 2009 Pazar

yola çıktım yine

Yarın Sabah uyanıp da, "Eyvah! Bugün Pazartesi... Diyete başlamam gerek!" sendromuna girmeyeceğim. Çünkü bu sabah itibariyle "kendime söz verdiğim gibi" tekrar koyuldum yola... Full motivasyon ile bir kez daha, bilmem kaçıncı kez, tekrar... Adı ve amacı her seferinde değişse de dilimde, yol aynı. Hatta bu sefer ad da vermeyeceğim, anlamlar da yüklemeyeceğim... Çok sevdiğim dizelerdeki gibi "uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece..." , bu kadar!
(son zamanlarda konuşmalarında bu dizeleri alıntılayan siyasetçiyi getirdiysem aklınıza, özür dilerim ):

Tüm gün tahminimden iyi geçti. Hatta biraz önce, yarım saatçik de olsa sporumu bile yaptım. Huzur içinde uyuyacağım bu akşam.

Daha evvel yaptım, yine olacak... Hem de şimdiye kadar yapabildiklerimden bile daha iyisini başaracağım... Yaş 40'ı aşmış, metabolizma eskisi kadar hızlı değilmiş... Hiçbiri engel olmayacak!

Başaracağım; bir kendim, bir de senin için...

19 Aralık 2009 Cumartesi

Mehtap'a mektup

Sevgili Mehtap, dün gece oturdum, "önce sağlık" etiketli tüm yazılarını çıkarttım. Hatta; "önce sağlık"başlığına tıkladığımda çıkmayan "2008 tarihli Önce Sağlık" yazılarına da 'manuel' olarak ulaştım... Sonra teknolojiye güvenmeyip (!), diğer yazılarını da ay ay çağırdım blogundan ve tek tek "word" e attım.

Sonra...

Sonra bu sabahtan beri de, hem tekrar okudum, hem de düzenledim onları... Fotoları almadım, kestim, başlıkları koyultup ortaladım, sonra bazı "bence" çok önemli yazılarını da koyulaştırdım, altını çizdim, maddeler haline getirdim. Yorumların hepsine girmedim henüz.. Zaten onları ayrı bir dosyada toplayacağım. Ve gördüm ki; ne çok emek vermişsin, ne çok... O kadar duygulandım ki... Hani bir okurun demişti ya, "neden kitap yazmıyorsunuz?" diye... Sen çoktan yazmışsın o kitabı, hâlâ da yazmaya devam ediyorsun. Lütfen, zaman bulursan eğer, bunu düşün. 5-10 kişinin okuduğu bir blogdan, yüzlere, binlere ulaşmanın ve bu sayede yazılan başarı öykülerinin verdiği mutluluk ve gururu paylaş diğer insanlarla da... Acizane bir öneri benimki...

Peki neden mi yaptım, bu "yazılarını" toplama işini? Kendim için! Dönüp dönüp okumaya ihtiyacım olduğu için! Bana bundan başka hiçbir şey iyi gelmediği için!

Sana yazan "bahar, funda, nükhet, emoş, güneş ve diğerleri"nden sonra az daha bir başka öykü de benden gelecekti! Ama benimki mazallah "bir başarısızlık öyküsü" olarak kara kalemle yazılmış olacaktı. Az kalmıştı, çok az! Daha öncekiler gibi; 10 verip 15 aldığım, 20 verip +25 ile kapattığım o "yo-yo diyetler" dönemindeki gibi... Halbuki bu sefer diyet de yapmadım. Gerçekten yapmadım, sadece sağlıklı beslendim, mükafatını da gördüm, 12 kilo verdim. Canım eskisi gibi yemek, tatlı yemek istemiyordu, diyet konuşmayı, düşünmeyi bırakmıştım... Uzun zamandır içimde yaşattığım"Pazartesi=Diyete Başlama Günü" sendromunu çoktaaan geride bırakmıştım... "spor=vakit buldukça yürüyüş ama düzenli değil" şeklinde hayatımdaki eksik parçaydı ama günlük koşturmalarla dengelemeye çalışıyordum... Sonra ne oldu, ne zaman oldu hatırlamıyorum! Ama ne zaman ki bıraktım, bu sağlıklı yaşam frekansından ne zaman ki ayrıldım(acı olan ne zaman bıraktığımı da tam olarak bilmiyorum) yaklaşık 3.5 ayda 6 kilo geri gelmiş! Başlangıca dönmeme de 6 kilo kalmış...

Bloguna bıraktığım bir yoruma cevap vermiştin: "lütfen yenilme, lütfen!" diye ve ben de söz vermiştim "yenilmeyeceğim!"... Aslında o tarihten sonra kilo almaya devam ettiğim için kendimi sana karşı biraz mahcup hissetsem de, ipin ucunu tamamen hiç bırakmadım, gevşettim ama bırakmadım! Onca işinin gücünün arasında bana ve diğerlerine ayırdığın zaman ve verdiğin cevaplar olmasa, ben çoktan yine 52 beden kıyafetlerime geri dönmüştüm ama hâlâ 48'e devam ediyorum... Buna sevinilir mi, evet! Ben her durumda şükretmek gerektiğine inandığım için, evet! İyi ki varsın! Karşılıksız yaptığın çabalarının, tüm emeklerinin mükafatı sana bir şekilde dönecek, buna yürekten inanıyorum. Hakkında hayırlı olanların seninle buluşmasını diliyorum, can-ı yürekten...

Bana gelince; başa döndüm... Zaten tam olarak hiç uygulayamamıştım dediklerini... Biraz senden, biraz eski bilgilerden ortaya karışık bir uygulama idi benimki, belki de bu yüzden bir süre sonra iflas etti... Şimdi en başa, sadece senin "tavsiyelerinle"... Mayıs'09dan yanıma kâr kalan "verilmiş 6 kilom" var, onu da heba etmeden, ilk 2 haftalık listene dönüyorum...

Sevgilerimle..

p.s. kararsız kaldım, bloguna yorum olarak da aktarmalı mıyım yazdıklarımı bilemedim... belki "ibret" diye okuyan, ders alan olur...

18 Aralık 2009 Cuma

"6"

92+6=98
98+6=104

Bu yolculukta vardığım en düşük rakamın üzerine "6" koymuşum ...

Başladığım noktaya varmama ise"6" kalmış ...

Nasıl oldu bu!

:(((

Tam ortasındayım gittiğim yolun ...

"6" versem, takıldığım noktaya geri dönüş yapıp, tekrar hevesleneceğim... "6" daha alsam, başladığım yere dönüp kendimle "gurur" duyacağım!

Bu arada, 6 benim uğurlu sayım!

Bunu nasıl okumak lazım?

"Bu bana bir mesaj" diye okumak istiyorum ben: "kendine gel, toparlan! zamanın kalmadı... " diyor bana "6" rakamı...

14 Aralık 2009 Pazartesi

kısmet!

Mart ayında atlattığım bel fıtığı nüksetti sandım, ödüm koptu!

O zaman da böyle, aniden başlamıştı..

Doktor "bel fıtığı" demişti ve "yürüyüş bandının, sert zemini sebebiyle tetiklemiş olabileceğini" söylemişti...

Fizik tedavi, termal, dinlenme, masaj, kilo verme, korse, vs. ile atlattım da ameliyattan kurtuldum...

Geçen gün yine belim ağrımaya başlayınca "eyvah!" dedim, "yine başlıyor galiba!"...

Bıraktım yürüyüşü de diğer hareketleri de... Halbuki yine tam motivasyon modundaydım :(( Ama ne yapacaksın, "can tatlı"!

Devamlı dinlendim... Kas gevşeticiler, masaj, vs. ile neyse ki, şimdi iyiyim...

Yani yola devam...

Kısmetimiz nereye kadarsa bakalım...

6 Aralık 2009 Pazar

diyet modu:2.gün

Hafifim
Hafifsin
Hafif

...


Neden böyle hissediyorum:

Hem yediklerimden (pardon yemediklerimden demem lazım aslında) ve hem de vicdanımdan böyle hissettmem...

Yani...

Yani her şey yolunda :)

Kendime attığım fırça bu sefer işe yaradı. "oldu oldu! olmadı bu blogu kapatacağım" tehdidinin bunda payı ne kadar bilemem ama 2 gündür hem diyet/dikkatli beslenme, hem de spor eksiksiz yapılıyor. E, ben hissetmiyeyim de hafifliği kim hissettsin...

...

Bu arada aldığım "cardio twister" aleti fecaat çıktı. Tabi bu göreceli bir kavram ama kalite olarak ı-ıh! Hiç beğenmedim. Detayları ayrıca yazacağım.

Süper bir hafta olsun inşallah!

4 Aralık 2009 Cuma

son bir şans

Sadece başarı mı ödüllendirilmeli?

Başarısızlık durumlarında da; "gaza getirmek", yeni tabirle "motivasyonu arttırmak için" araç olsun diye hediye bâbında bir şeyler verilmez mi?

Bence olabilir...

Minareyi çaldım da kılıf mı uyduruyorum?

Bu da olabilir?

Ama gerçek şu ki 26 Ekim'de yazdığım yazıda bahsettiğim "...başarı hikayelerinden feyz alınmazsa, benim gibi 2 ileri 1 geri, gidilip gelinir.. Daha kötüsü hep geri.. Allah korusun!" durumları gerçek olmak üzere... Yani hep geri vitesle gitmeye başladı benim araba:

Eylül'den bu yana 92-94-93.1 ve şimdi 95.8!

Ama başka bir şey beklemiyordum ki... Aldığımı biliyordum. Böylesine ipin ucunu kaçırmış halde yer ve üstüne üstlük hareket olarak da sıfır noktasında olursan, aslında az bile +2.7kg.

Sabah uyandım, içimde bir huzursuzluk.. Tartılma günüm ya! Suçumu da az çok biliyorum!

Önce "bugün tartılma, moralin bozulmasın" falan dedi içimden bir ses... Sihirli çubuk var ya elimde, bugün tartılmayacağım ve 3 gün sonra "hooopp, değiş tonton" (bu çizgi filmi hatırlayan var mı acaba?) mu olacak!

"Hayır, bugün, hemen şimdi tartılıyorsun, dibe vuruyorsun ki artık kendine gelip yüzeye çıkmak için birşeyler yapmaya başlayasın" diye buyurdu öbür ses...

Öbür sesi dinledim, çıktım tartıya: 95.8
İndim, bir daha çıktım: 95,7
Yani +2.7...

Aferin bana...

Şimdi bırak ah'lanıp, vah'lanmayı...

Ne yapıyoruz, onu söyle...

Çok özet bir şey söyleyeyim:

  1. ben yiyerek zayıflayamıyorum.. bu 2*2=4 kadar net benim için.. bu sebeple, kendime yeni bir beslenme programı oluşturacağım...

  2. 2lt.lik su şişemi ölçü yapıp, gün içerisinde bu suyu muhakkak tüketeceğim.

  3. hareket.. hareket.. hareket... "bu olmazsa asla ama asla olmuyor, biliyorum ama uygulayamıyorum" devrinin sonu... yazının başında sorduğum ve cevabını verdiğim "başarısızlık da ödüllendirilir mi? motivasyon için, evet" tezimi kendim için gerçekleştirdim:


    Bunu almadan çok düşündüm... Evde olmayan spor aleti yok gibi ama "yer-zaman" olarak bir türlü buluşamıyoruz diğerleriyle...Bu alet oturma odamızın bir kenarında uslu uslu, görüntü kirliliği falan da yapmadan beni bekleyecek ve ben istediğim zaman, engeller olmadan ona ulaşabileceğim. Buradan aldım ürünü... Kitap harici internetten alışveriş yapmadığım için biraz tedirginim... Kalite olarak iyi bir şey mi gelecek, hasarsız elime ulaşabilecek mi, vs.. İyi düşünelim, iyi olsun...

Son bir husus daha...

Hadi biraz iddialı konuşayım:

Allah'tan bir mani olmaz, sağlık, vb. bir problemim olmazsa, 04.01.2010 tarihindeki ibre "-" ye çevrilmiş olacak. Olmazsa, bu blogun varoluş nedeninin bir anlamı kalmayacağı için, ocak 2007'de nasıl başladıysa bu yola, öyle de sessiz kendini yok edecek...

Çok net, değil mi? Kızım sana söyledim ama gelinim de anladı sanırım...

3 Aralık 2009 Perşembe

anlayana...

İnternet yok!

İş anlamında hayatımızda ne büyük yer kapladığını, kesildiği anda hissettiğim boşluktan anlıyorum.

Sabah beri ne yapacağımı bilemeden dolandım, durdum... Sonra "biraz temizlik yapayım pc'mde" dedim, masaüstüm yine almış başını gidiyordu çünkü... Biraz derledim, toparladım ama o da bitti...
"En iyisi" dedim, "biraz yazayım, internet gelince de yayınlarım".

Biraz önce sabah kahvemi içerken, bir yandan da dün hissettiğim duyguların bugün iyice hafiflemiş olduğunu düşünüyordum. Zaten bu inişler çıkışlar olmasa, hayat da yaşanılmaz olmaz mı?

Dün o ruh halinde çok kızgın ve kırgın olduğum birine ulaşmaya çalıştım. MSN'de çevrimiçi görünüyordu. Bir iki hal hatır cümlesinden sonra bekledim, cevap yazacak, ben de içimi dökeceğim ama cevap yok... "Demek pc başında değil" dedim. Sonra iş güç unuttum gitti... Akşamüzeri cevap geldi, "iyiyim, sen nasılsın... bilgisayarı açık bırakıp çıkmışım, dönünce gördüm iletini..." Okudum ama cevap yazmadım... Zaten bu sefer de ben çevrimdışı göründüğüm için, "yok" olmak işime geldi. İçimdeki kırgın ve kızgın "ben" tamamen olmasa da biraz sakinlemişti gerçi ama içimden ne sabahki gibi O'na çıkışmak ne de halini hatırını sormak geldi. Kapattım MSN'i...

Sonra...
Sonra şöyle bir yazı çıktı karşıma bir konuyu araştırırken:

"Bu hayatinizi değiştirecek.90/10 sırrı inanılmazdır! Çok azımız bunun farkındadır.

Sonuç Pek Çok insan gereksiz yere stresten, dertlerden, problemlerden ve bas ağrısından acı çekmektedir.
Bu sır nedir?


Hayatin %10u, sizin başınıza gelenlerden oluşur. Hayatin diğer %90ina ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.

İnsanlar anlamsız şeyler söyler ve yaparlar. İnsanlar hasta olurlar. Arabalar bozulurlar. bir seyler olur, bütün planlarımızı alt üst eder. Trafikte bir sürücü canimizi sıkabilir v.s. Bu %10luk kısım tamamen bizim kontrolümüz dışında gerçekleşir.

Diğer %90lik kısım farklıdır. Diğer %90lik kısmı siz belirlersiniz. nasıl? Olaylara yaklaşımınızla!
Bir örnek verelim:


Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, kahve fincanına çarpıyor ve bir fincan kahve gömleğinizin üzerine dökülüyor. Biraz önce olan olay üzerinde hiçbir kontrolünüz yok
Sonradan olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek.

Lanet ediyorsunuz. Kahveyi üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde kızınızı azarlıyorsunuz. Kızınız üzülüyor ve ağlamaya başlıyor. kızınızı azarladıktan sonra esinize donuyor ve kahve fincanını masanın kenarına Çok yakın koyduğu için eleştiriyorsunuz. Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor. öfkeyle üst kata çıkıyor ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz. Aşağıya indiğinizde kızınızı, ağlamaktan dolayı kahvaltısını bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz. Kızınız otobüsü kaçırıyor. Esinizin ise gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz. Geç kaldığınız için, saatte 90 km hız sınırlaması olmasına rağmen saatte 120 km hızla gidiyorsunuz. 15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini astığınız için ödediğiniz 60 milyonluk trafik cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz. Kızınız size Hoşça kal demeden binaya koşuyor. Ofise 20 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu anlıyorsunuz. Gününüz korkunç bir şekilde başladı! Devam ettikçe kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi dört gözle bekliyorsunuz. Eve ulaştığınızda esiniz ve kızınızla olan ilişkilerinizde araya sıkıştığınızı sanıyorsunuz.

Neden?
Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak!

Neden kotu bir gün geçirdiniz?
A) Kahve sebep oldu

B) Kızınız sebep oldu
C) Polis sebep oldu
D) Siz sebep oldunuz

Cevap D şıkkı. Kahvenin dökülmesinde sizin bir kontrolünüz yoktu. Sizin gününüzün kotu geçmesine o 5 saniye içindeki davranışlarınız sebep oldu.

Olabilecek ve olması gereken ise şöyleydi:

Üzerinize kahve döküldü. Kızınız ağlamak üzere. Siz nazikçe Tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek diyorsunuz. Havluyu kaptığınız gibi üst kata çıkıyorsunuz. gömleğinizi değiştirip, evrak çantasını aldıktan sonra Aşağıya iniyorsunuz ve ayni anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini görüyorsunuz. Kızınız geri donup el sallıyor. Siz ve esiniz ise gitmek için birlikte çıkmadan önce öpüşüyorsunuz. 5 dakika önce ise geliyorsunuz ve çalışma arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz. Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında konuşuyor.

Farka bakin!

İki farklı senaryo. İkisi de ayni başladı. İkisi de farklı bitti.

Neden?

Nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak. Gerçekten olanların %10unda hiç bir kontrolünüz yok.
diğer %90i ise sizin tepkinizle belirlenir."


İşte böyle... O karmaşık duygular içindeyken karşıma çıkan yazıya "tesadüf" demek mümkün mü?

2 Aralık 2009 Çarşamba

havada bulut yok...

Bugün kendimi biraz tuhaf hissediyorum. Aslında bir süredir böyle de bugün iyice tavan yaptı sanki. Havadan da değil, dışarısı günlük güneşlik... Ama hüzün var içimde, burukluk, biraz da küskünlük... Çok kırılgan hissediyorum. Bunların hiçbir özel bir sebepten değil veya hiç sebepsiz değil... Birikim olabilir mi? Olabilir. Sadece bir yer var, huzur bulacağım. Ama o yere giden tren çoktan uzaklaştı. Peşinden gidiyorum ama yetişebilmem mümkün mü? Yetişsem bile, oraya vasl olabilmem mümkün olur mu?



***


"Elif Şafak" demiştim, "Aşk "demiştim, "40 kural" demiştim ya, tek tek yazacaktım ama baktım internette çoktan yerini almış...
Bana da bunlardan birini alıntılamaktan başka bir şey kalmadı:

Gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı:

1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.Sufi kusur görmez kusur örter.

31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..


hamiş: dün "mevlana"yı ve öğretilerini çok seven bir arkadaşım ve annesiyle "Aşk" üzerine bir kaç kelam etmek istedim ama baktım ki "bir konudan alınan lezzet, herkesin nasibi kadar"... Sustum!

30 Kasım 2009 Pazartesi

Aşk

Uzun zaman oldu alalı... Bir türlü sıra gelmemişti ama... Tâ ki bir gün -sadece kilometre hesabınca uzaklarda olan- can arkadaşım telefonda bana sorana kadar:

- Aşk'ı okudun mu?

Bilirim öyle her şeyi laf olsun diye sormaz, önermez...

Ve bilirim ki, bu soru beni eyleme geçirmelidir tez zamanda...

Öyle de oldu ve bu bayram tatilini de fırsat bilip, -okudum diyemem- yuttum (!) kitabı...

"Aşk"

"Elif Şafak"

Asla bir kez okunmakla yetinilmeyecek bir kitap...

Şems'in sanılan ama aslında Elif Şafak'ın olan "40 kural"ı buraya da alıntılayacağım.

Yarın...

25 Kasım 2009 Çarşamba

hesap kitap

Nedense bu aralar canım hiç tartıya çıkmak istemiyor. Bunu genelde şu şekilde okumak gerekiyor: "ipin ucunu kaçırdın.. göreceğin rakam ile dudağın uçuklamasın istiyorsan, uzak dur tartıdan..." Her gün tartıya çıkıp, gramları saymak ne kadar hatalıysa, tartıyı tamamen yok etmek de o kadar sakıncalı. Kontrol olmayan yerde, kontrolsüzlüğün getirdiği rahatlık da sorun yaratabiliyor işte...

Belli bir forma girmek için kendime tanıdığım sürenin bitmesine 52 gün kaldı. Aslında 15 Kasım-15 ocak arasını hedeflemiştim ama şaştı yine hesaplar ve boşa gitti 10 gün.. Önümüzdeki bayram sebebiyle de 3-5 gün sakata gelebilir. Oydu buydu derken bana kalan net 45 gün desem, 45 günde hangi noktaya gelebilirim acaba?

Biliyorum ki kilo vermek hiçbirşey... Allah'a şükür ki, eğer şu boğazımı tutarsam, kilo verebiliyorum. Forma girebilmek, sarkmadan veya hortlak gibi olmadan, gözlerin altı çökmeden vücudun toparlanabilmesi tüm olay.. Bunun için de spor, spor, spor... Başka yolu yok bunun, biliyorum.

Biliyorum da, eski konsantrasyonuma bir türlü geri dönemiyorum. Halbuki son bir kaç gündür, yine motive edici nice güzel sözler geldi farklı kanallardan ve ben çok çok mutlu oldum. "Evet," dedim kendi kendime, "tüm bu güzel sözlerin devamı gelmeli ama sen böyle devam edersen, yakında duyacağın sözler -aa, yine mi kilo aldın?- şeklinde olacak"...

Hayır, yine başa dönmek yok.

Başa dönmek demek, .......... .

Yazmayacağım benim için bunun ne anlama geleceğini çünkü bunu yaşamayacağım.

Teslim olmak yok. Daha evvel oldu, daha evvel başardım, yine olacak... Başaracağım!

23 Kasım 2009 Pazartesi

Günümüz Kutlu Olsun!

24.11.2009

Bugün Öğretmenler Günü idi... Eli öpülesi tüm öğretmenlerimizin gününü kutluyorum.

* * *

23.11.2009

Nasıl bir hafta sonuydu bu? Zaman mı beni kovaladı, ben mi zamana yetişmek için çırpındım, bilmiyorum. Hiç olmazsa geceleri kaliteli bir uykum olsa da dinlenebilsem ama o da yok, çünkü gece de -gündüzün stresinden sanırım- rüya görmekten, rüyalarımda koşturmaktan dinlenemiyorum :(

Ama herşeye, tüm yorgunluklara rağmen, ben bu tempoyu seviyorum. Yeter ki, gönül yorgunluğu, moral bozukluğu olmasın...

* * *


19 Kasım 2009 Perşembe

12 kural

Günaydın!

Burada gerçekten de gün çok aydın, güneşli, içinizi ısıtıyor... Dışarı çıktığımızda da aynı sıcaklığı hissederiz inşallah...

Neyse ki, sabah iyi uyandım. Çocukların bütün isyanlarına rağmen, tuzlu suyla gargara ve bitki çaylı isveç şuruplarını verip gönderdim. Ben de birazdan çıkacağım ama yardımcı hanımı beklerken, dün Mehtap'ın bloguna gelen bir okuyucu yorumunu buraya alıntılamak istedim.

Diyorum ya; Mehtap'ın yazıları bir yana, "mevsimlerden roma" benim okuyucu yorumlarını da 'yuttuğum' bir blog... Her yorumdan bir şeyler öğrenebiliyor insan... Son yazıya yorum eklemiş Ferat, anladığım kadarıyla "başarı öyküsünü yazma sırası kendilerine gelmiş" bir arkadaş... Öykü henüz yazılmakta ama ondan önce "Mehtap'ın 12 Kuralı" adı ile bir liste hazırlamış ve güzelce özetlemiş "sağlıklı beslenme" için ne yapılmalı... Ne mutlu O'na... Tebrik edelim kendilerini ve şimdi göz atalım bakalım Ferat neler yapmış da bu öyküyü yazabilecek duruma gelmiş:

"Mehtap’ın 12 Altın Kuralı

1. Öğrendiğimiz diyet değil sağlıklı yaşam için zevkle yeme kültürü

2. Vücudunuzu sevin

• İnsan kendisi ile barışık olmalı ve sevmeli. Vucunuzu sevin derken sadece fazla kilolarınızı sevin demiyoruz tabiki. Vucudunu seven bir insan kanında fazla şeker ve kolesterol istemez. Vucunu seven insan yüksek tansiyonun yavaş yavaş beyninin bir et parçasına dönüşmesini istemez. Vucudunu seven bir insan iki üç merdiven çıktıktan sonra nefes nefese kalmak istemez. Sonuç itibari ile kendimizi ve vucudumuzu seviyorsak eğer ona iyi davranmalı ve ona en iyi formu vermek için emek harcamalıyız. Yanlız, bunu söylerken 90-60-90 ölçülerden yada üçgen vucutlu ve 6 katmanlı karın kaslarından bahsetmiyorum. Burada bahsettiğim sağlıklı bir insan vucudu, tastakır kuru bakır bir manken bozuntusu vücudu değil.

3. Mehtab’ın kitabında suçluluk yok.

• Bazı şeyleri fazla kaçırdığımızda hiçbir zaman suçluluk duymayacağız. Onun yerine fazladan kaçırdıklarımız için bir 10-15 dakika daha spor yapmalı yada bir öğün yeşil çorba yemeliyiz.

4. Ara öğünleri hiçbir zaman kaçırma.

• Ara öğünler bir sonraki öğüne 1 saat kalana kadar yenebilir. Eğer daha az var ise bir sonraki öğün biraz öne çekilmeli ama ara öğün kaçtı diye öc alınmamalı.

5. Geri kalanı sebze ile doldur.

• Yediklerimizden doymadığımız hissi duyuyorsak, yeşil yapraklı ve bol sulu sebzeler ile arayı kapatmalıyız

6. Az çeşitten çok yemek yerine çok çeşitten az.


• Bir şeyden çok yemek yerine birkaç şeyden az az yiyerek öğünlerimiz zenginleştirilmeliyiz .

7. Tartılmak yok.

• Kesinlikle hergün tartılmamalı, en sık olarak haftada bir olabilir eğer ilk 6 haftayı tamamladıysanız.

8. Canınız istiyorsa vücudunuz istiyorsa kaçmak yok.

• Canınızın çektiği bir şeyi besin yapısına baktıktan sonra kesinlikle yemelisiniz. Mesela canınız baklava istedi. Bir kaç hafta bir tepsi baklavayı hayal etmek yerine. Bir ara öğününüzde bir dilim baklavayı yiyerek özleminiz büyümeden dizginleyin. Ama kesinlikle suçluluk duygusu hissetmek yok.

9. Ne kadar emek o kadar zevk ve sağlık

• Öğünlerinizi hazırlarken yada seçerken özen gösterin. Mümkünse önerilen seçenekleri anlayıp kendi seçeneğinizi yaratın. Yediğiniz şeyleri zorunlu olduğunuz için değil istediğiniz için yiyebilmelisiniz. Mesela ben 4 kuru kayısı ve 8 bademden oluşan ara öğünüm ile nutella sürülmüş yarim dilim ekmek (50 calori) ve bir küçük elmadan oluşan ara öğünüme hastayım.

• Yeşil çorbayı damak tadınıza göre değiştirerek hazırlayın. Kurul 8’i hiç unutmayın. Mesela eğer yeşil çorbayı pişirerek yiyorsanız, soğan katmayı deneyin. Hatta çok az salça bile katabilirsiniz. Ayrıca en sevdiğiniz baharatlar ile süsleyin ve onu özenle hazırlanmış güzel bir yemeğe dönüştürün. Özellikle sindirim sisteminden şikayetçi arkadaşlar yeşil çorba konusuna özen gösterip kendirelerini ve sindirim sistemlerini büyük bir dertten kurtarabilirler.

10. Vucudunuzu şaşırtın.

• Yediklerimiz hiç bir zaman iki gün üst üste aynı olmamalı. Vucudunuzu hep şaşırtmaya çalışın. Kolay diye hep aynı ara öğünü uygulamayın mesela.

11. Toplam kalori değil çeşitlerin kalorilerisine dikkat etmeliyiz.

• Yediklerinizin kalori toplamına bakmak yerine kullandığınız malzemelerin teker teker kalori değerlerini düşük tutun. Mesela dilimi 130 kalori bir ekmek yerine, dilimi 45 calori bir ekmek tercih edin. Aynı mantığı diğer yediklerinize de uygulayın. Ayrica sindirimi emek isteyen yiyecekler şeçin, mesela lifli sebzeler, kereviz, marul, yeşil soğan, bol yapraklı sebzeler, vs.

12. Ne zamanbaşınız sıkışsa cevabınız yeşildir.

• Yani baktınız doymadınız bir şey yemek istiyorsunuz, o zaman cevabınız yeşildir. Mesela yeşil yapraklı sebzeler yada bol su içiren sebzeleri götürün, mesela hıyar, kereviz sapı (Amerikan krevizi), yada marul. Burada özellikle dikat etmeniz gereken nokta kökümsü sebzelerden uzak durmak.Mesela patates, havuç, ve turp gibi sebzeleri salata niytetine tüketmemeye çalışın. Yani yediğiniz sebze toprağın altından geliyorsa, sebze olarak değil karbonhidrat olarak tüketilmeli."


Teşekkürler Ferat!

"Sağlıklı Beslenme Anayasası" nın bu temel 12 kuralı, çıktı alınarak buzdolabına asılacak...





18 Kasım 2009 Çarşamba

"olmaya devlet cihanda..."

Bugün zor bir gündü çünkü üzerinize afiyet sabah baş ağrısıyla kalkıp, tüm gün gittikçe artan bir ağrıyla çok yoğun ve stresli bir tempoda devam edip, akşamı zor yaptım.

Eve vardığımda çocukların yemeğini zor hazırladım... Böyle zamanlarda yaptığım, bir tülbenti az soğuk su ve çokça kolonya ile ıslatıp başımı bununla sıkmak (çok sıktığım için iki kere kaşımın üzerini kolonya-sanırım kalitesizdi- yakmıştı! neyse ki, iz kalmadı) ve uzanmaktır. Yine öyle yaptım, uyumuşum. Kalktığımda baş ağrısı yerini sersemliğe bırakmıştı...

Galiba bugün biraz evham da yaptım. Sabah kalktığımda sanki yutkunurken zorlanır gibi hissettim, üzerimde de bir ağırlık olunca ve tüm gün şu "H1N1 aşısına onay" üzerine velilerle çeşitli diyalogları dinleyince, "acaba"lar da fazlaşıyor kafada... Belki buna stres yaptım... Bol sıcak ıhlamur (elma, tarçın, karanfil, tane karabiber, adaçayı, kekik, limonlu) çok iyi geldi.. Bir de su kaynatıp soğuttum, içine tuz katıp, yatarken ve sabahları yine gargara yapacağız... Bir ara hem tuzlu suyla gargara yaptırıyordum evdekilere, hem de İsveç Şurubu veriyordum günde 2-3 kere... Çocuklar çok mırın kırın etmeye başladığından, ara vermiştim ama yine başlamak lazım...

Çocukların derslerini kontrol edip, nihayet onları yatırdıktan sonra, iki gündür hiç vakit bulamadığım blogları şöyle bir dolaştım... Ama hiç keyfim yok, çok oyalanmadan yatmak istiyorum. Dinlenmem lazım...

Bunları yazarken de aklıma Kanuni Sultan Süleyman ve meşhur sözü geldi:

"halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi..."
Uzunca bir zamandan beri, tüm dileklerim -herkes için- "sağlık" temennisi ile başlar. Önce sağlık, sonra huzur... Gerisi "kıymet bilen için" zaten gelir...